Sayfalar

Gereğinden Fazlası


 Bazılarına ve bazı şeylere gereğinden fazla anlam yüklediğimi farkettim. Zaman geçtikçe ve yeniden nefes alabildiğinin farkına varınca hiçbirisinin bir önemi kalmıyor. Mesele kendini bir deliğe kapatıp özlediklerini neden özlediğini düşünerek hayatının mastürbasyonunu suçluluk zımparası ile yapmak değilmiş.
 Bu; dışarı çık bir nefes al yeni kızlarla tanış tarzından bir tavsiye değil. Ya da önce kafanda bitir hacı tarzıda değil. Bu sadece biraz tecrübe, biraz nihilizm ve biraz da carpe diem. Bu üçünü aynı cümlede nasıl birleştirdiğimi bilmiyorum. Birkaç yumruk yiyip camdan yapılmadığını anladığında sınırlarını zorlamadan yaşayamazsın diye bir klişe vardı. Evet klişe evet. O zaman gençtim ve klişe olduğuna katılıyordum sadece. Öldürmezseniz sevinirim.

 Uçucu madde kullanmışçasına davranan kızları hiç anlamıyorum. Yolda yanınıza gelene kadar size hayran hayran bakarlar siz ise onun farkında değilmiş gibi davrandığınızı unutup baktığınız anda kafalarını çevirip sanki o ana kadar siz ona hayran hayran bakmışsınız da o yüz vermiyormuş gibi muamele etmeye çalışırlar. Ara kesiti de sunduk. Devam edelim.

 Hayatım boyunca kullanmayacağımı bildiğim ama hafızamda tutmakta ısrar ettiğim şarkı sözleri ve film repliklerinden nefret ediyorum. Sadece kendi içimden sayıklayacağımı biliyorum çünkü. Ben hayatım boyunca hiçbir kıza 'seni özlemekten yoruldum' ya da 'sensiz geçen her günüme lanet okudum' diyemeyeceğim sanırım. O kadar insan geçmişken hayatımdan hele de.. Son sözlerim çarpıcı olmadılar hiç. Unutulmayacak işler başarmadım hiçbir zaman. Beni yıllar sonra hatırlayacakları bir sebep veremedim hiçbir insana. Verdiğimde ise kıskanıp o sebepleri geri almak istedim hep. Ondan kendimden nefret ettirerek uzaklaştım giderek. Bu zamana kadar sesi çıkan olmadığına göre gerçekten de rolümü iyi oynayıp sağlam nefret ettirmişim kendimden. Çünkü bir kalbi sarmadan ölmek istemiyorum. Ve o kalbi tamamen sardığımda kendi kalbimi de o avuçlara bırakacağım. İşte o zaman ölmek bile huzurlu ve hoş birşeymiş gibi gelebilir kulağa sanırım. Ve üzerimde uyuyacak meleği hayal ediyorum hep. Yorganlarla değil, onun kanatları altında ısınarak güzel rüyalara dalacağım geceleri.. (lan tamam abazalıktan kırılıyorum amk. he rahatladınmı yavrucum. swh swh.)

Ygs'ye 3. kere gireceğim diye gireceğim okulu evden 33 km uzağa vermişler. Ebesinin amı ya. yazının ortasında sinirlendim bak yine bok oldu. Sonrakilerde görüşürüz. Tükürdüm ki ben bu yazıya okunmaz ki bu. ehe mehe. Uçucu madde kullanmanın sonuçları vol-1.

Bak yazıyı yazdım şakayı yaptık tamam ama şarkı konusuna gelince o konuda asla taviz vermem. Şaka bir önceki satırda kaldı. Hayatın bazen herkesten sert vurabileceği ihtimalini unutmayın. Ve evrenin mizah anlayışının aslında komikmiş gibi gösterip bizi g.tümüzden sikmeye çalışmak olduğunu da unutmayın. Hepinize iyi geceler.


 

Mahşerin 4 İtlisi

 Merhaba yine ben. 

 Naber? Birkaç gündür ortalarda yokum diye meydan boş mu sandınız? Biz daha ölmedik!.
Yazıyla başlığın her zamanki gibi alakası yok. Yine taslak falan hazırlamadım kafama ne gelirse dökeceğim sizlere. Bir de yazı sonunda şarkı paylaşacağım her zamanki gibi. Sonra evlerimize dağılacağız. 

 Ara verdin de ne bok yedin diye soranlar olacaktır. Hiç bir bok yapmadım. Öyle boş boş gezindim amk. Ne yapayım. Müzik falan dinledim okula gidip geldim canım sıkıldı yattım gezdim oyun falan oynadım öyle işte. Fazla özele girmeye gerek yok.

 Yazamadım be. Valla yazamadım. Hiçbirşey yazamadım ara verince. Yazmak istemediğimden değil. Yazmadım lan işte. Hesap mı verecez bir de.

 Hadi farklı birşey deneyelim. Günlük blog yazarları gibi yazayım.
 Her neyse, yine egomun esiri olmuş bir şekilde koridorlarda geziyorum. Bu arada çok hoşuma giden bir tshirt aldım pilav yoğurt yedim öğlende yeşil sıçtım falan. Klasik günlük blog yazarlarını hiç anlamamışımdır zaten. He çok hoşuma giden bir tshirt aldığım doğru bu arada. Melek deseni falan var. Yeni bir kızla tanıştım dün. Çok hoştu. Tasvirde üstüme yoktur fakat bırakın bende kalsın bu seferlik güzelliği. 66/46 kızıl aşk alevi desem yeter sanırım. Lan :)
Mahşerin ilk itlisine gelsin.



 İki okutmanla boş yere tartıştım bugün. İlgilenmediğim derslerde müzik dinliyorum ve buna izin verilmemesi gerçekten canımı sıkıyor. Her ortamda tartışabilirim müzik dinleme özgürlüğümü.
 Yeşil sıçtığımı söylemiştim.
 Yeni saç modelim dikkat çekici oldu galiba. Hazır yaza girmeden bir de dövme çaktıkmı tamamdır.
Kafam kadar güzel misin demek istediğim insanlar var.
 Bu aralar fazla özet geçer oldum. Ayrıntılar için bekleyiniz.
Hayatımda ciddi isen sonuna kadar varım; dalga isen manyak sörf yaparım.
Bu aralar fazla apaçi oldum. Ayrıntıları boşveriniz.

Şöyle boş bir sayfayı saçmalıklarla doldurmaktan insanüstü bir zevk alıyorum. Ve hayatınızdan bu yazıyı okuyup bana bela okuyacak kadar süre çalmak.. İşte zevk budur.
Mahşerin ikinci itlisine gelsin.



 Götle gülmek ne korkunç bir deyimdir. Ağızla gülerken ne şekillere giriyoruz bir de siz düşünün artık orasını.
Şiir yazanın değil ihtiyacı olanındır diye bir söz var. Yalan lan o. İhtiyacı olmayan adam şiir yazmaz. İhtiyacı varsa da başkasının yazdığını kullanmaz.

Evlenmeden sekse karşıyım. Evlenmeden yapabiliyorsan evlenme yavrum o zaman. Beleş seks ve yemek için evlenmek de neyin nesidir. Anlamadım sizin gibileri hiç. Aslında olması gereken seksten önce evliliktir. tmm ok kib bye .ss

Bağa mı didin? Bağa? O zaman kime dedin?
mahşerin üçüküncü itlisine gelsin.


 Direk olaya giriyorum. Mahşerin dördüncü itlisi biraz sakat çünkü.
Dördüncüsü ölüm olan bu grup bayağı cafcaklı. E videoyu da tahmin etmişsinizdir artık. Öncesinde biraz daha sohbet edek mi? Edek la. He bak aradan döndüğümde üslubumu düzelteceğim demiştim. Siktiret.

 Lan moralim çok bozuk be sözlük. Pardon bu başka bir hikayedeydi. Neydi o çocuğun adı dur söyleme dur dur.
 Lan moralim çok bozuk piçler bi bakın hele. Lan bu da başka hikaye. Neydi o herifin adı? Heh Esteban Alexander Gyptio.

 Ölümden korkmuyorum desem? Böyle cıvık bir konunun altına da zaten böyle bir önerme yakışırdı. Bunun önerme olup olmadığını bile bilmiyorum. Matematiği hiç sevmemiştim zaten. Hala da sevmem.

 He bu arada ucunda ölüm olduğunu bilerek insanlar birbirini niye mi siker?
Hayat seksle bulaşan ölümcül bir hastalık demiş Hakan Günday. Adam haklı beyler dağılabiliriz. Hayatını sikmekse oradaki gizli nesne; o zaman bilemem. Hiç birisinin hayatını sikmedim. Yumurtlamadan yumurtadan da anlarım tamam ama birisinin hayatını güneşli bir pazar günü becerebilirsem bunu size açıklayacağım şimdilik bir malümatım yok. Şeytan reklamını iyi yapıyor bu devirde o kadar.
 
 Bir de şöyle bir gerçek var. Palavra sıkarken bile doğruyu söylersen; sikerler.

Oh dead; it's me; what's up?




Merhaba. Çok tatlısın. Canın acıdı mı?
Nasıl acıyacak! Cennetten dünyaya düşerken tabiki de seni idiot. İdiot demeyeydik iyiydi.
Bir de böyle birşey var.

Eski rüyalarımı özledim. Hiç görmediklerimi de. Şu anda gördüklerim hoşuma gitmiyorlar.

Ara ara ara!


 Biraz soluklanmaya karar verdim. Haftalardır yazıyorum fakat hiçbirşey değişmiş değil. Şimdilik inzivaya çekilme diyelim.
 Gölgesiz Birey adlı hikayemin birinci kısmını burada da yayınlamıştım. Döndüğümde devam edeceğim. Dönene kadar kendimi spora ve sosyal hayata ayırmayı düşünüyorum. Arkadaşlarımla vakit geçirip daha az müzik dinleyeceğim. Ve daha az sigara içerim.
 Bu arada daha taslak aşamasında olan yüzlerce yazı var. Birkaç da projem var. Onları gerçekleştiririm. Üyelik sistemine de geçmeyi düşünüyorum. Blogun herkese açık olmaması için. Sadece takipçilerin okuyabilecekleri bir hale getireceğim. Bilmiyorum belki de getirmem.

 Ara vermeme kızacaksınız biliyorum fakat şu sıralar öyle gerektiriyor. Merak etmeyin döndüğümde hem üslubumu hem de kalemimi daha düzgün bir hale getireceğim. En azından çalışacağım.

 Çok fazla avarelik yaptım dünyanın yeşil bahçelerinde koşarken. Hayatıma düzen getirme iddiasında bulunmayacağım; girmeyeceğini biliyorum çünkü. Sadece kafamı biraz daha fazla meşgul etmeyi düşünüyorum. İngilizceye gerçekten ağırlık verip beğendiğim tüm filmleri alt yazı ve dublaj olmadan ana dilinde izlemeyi düşünüyorum. Almancayı tekrar edip İspanyolca'ya da göz gezdiririm. Hazırlık senem olduğu için elimden sadece dil öğrenmek geliyor meslek adına.

 Seneye daha yoğun olacağımı bildiğim için bu sene serbestliğin bokunu çıkaracağım. Geçen yazıda bahsettiklerimden birkaçını hatırlayın. Kim bilir belki yeni birileriyle tanışırım ve yeni doğaçlamalar yapmaya başlarım. En azından son senaryom şu anda yolunda gidiyor. Bozulmasını istiyorum. Yeni senaryolar yazmadan yaşamak istiyorum. Rüzgarın beni sürüklediği gibi. En azından rüzgarın esmesini istiyorum. Ve temiz havayı ciğerlerime çekmeyi.

 Birkaç şey daha vardı anlatacağım ama toparlayamıyorum bir türlü. İlerleyen zamanlarda anlatacağıma dair söz veriyorum. Ben dönene kadar bir yere kaybolmayın. Gerçekten de mükemmel yazı ve konular ile geleceğim. Ve yeni şarkılar ile.. Kendinize iyi davranın ve hiçbir zaman hayatınızın ritminin bozulmasına izin vermeyin!

Veda ederken;
 

Bohem olma vakti çoktan geçmedi mi ?




Sevgilerimle.

Benim için yazmak dünyanın en zor ama en zevkli işidir

 Bir taraftan oynadığım oyuna bakıp bir taraftan facebook'tan birileriyle yazışıyorum. İddaa oynadığım sırada geçen haftanın maçlarını kontrol etmekteyim. Arkada ise dexter ya da house açık oluyor. Bunların hepsi bir arada gerçekleşirken birden duruyorum. Hepsini kapatıp bir şarkı açıyorum.
 Ve başlıyorum kafamı sallayıp eşlik etmeye.. Zihnimi boşaltmaya başlıyorum. Öyle dolu geliyor ki bir süreden sonra; taşıyamayacak haldeyim. Kimisi bu durumu uykusunun gelmesine bağlar. Çünkü uyursan düşünemezsin. Düşünürsün ama bilincinde olmazsın. Bu yüzden uykularımı deliksiz uyumam için içimdekiler beyaz bir kağıda ya da başka bir zihne boşaltmam gerekiyor. Böyle anlarda kendimi ya içki eşliğinde bir arkadaşım ile sohbet ederken ya da bir sigara yakmış, bir taraftan müziğe kulak verirken diğer taraftan da yıldızları izlerken buluyorum. Aslına bakarsanız neredeyse her yazımda zihnimin çok dolu olmasından yakınmama rağmen sanırım ben bu durumdan hoşlanıyorum. 'Farkındalık' hastalığına yakalanmış tribine giren bünyelerin verdiği tepkileri vermiyordum ama.
 'Çağımızın hastalığı; farkındalık. Bende çok büyük sıkıntılar içerisindeyim o konuda' diyen ergenlere kulak asmayın. Çünkü onlar hayatlarını düzeltmeye çalışmayıp sadece oturdukları yerden onları yaratanın çalışma biçimini sorgulamakla meşguldürler. Zamanın akıp gittiğinden yakınırlar. Dünyanın döndüğünden dolayı diye cevap verecekler sorsanız. Bir icraatta bulunup kendi dünyalarına ve diğer insanlara bir şeyler katmaya çalışmazlar. Bugün bilmem kim için ne yaptın da bla da bla da blaa...

 Başlıktan kopuyorum yine farkındayım ama otur az hele bi soluklanalım yeğenim.

 Canım sıkıldığında müzik dinlerim. Sabah kalktığımda müzik dinlerim. Gece kulaklıkları kulağımda unutup uyurum. Hayatımın ritmini şarkıların arasında arıyorum. Duygularımı kontrol edebileceğim, Hulk'a dönüşmemi engelleyecek şeylerin hepsini terk ettim şimdi elimde sadece birkaç tane gitar veya piyano tınısından başka hiçbirşey kalmamış durumda.

 İçimde ne fırtınalar kopuyor bir anlatsam ohoo.. diyerek geziyorum sanıyorsunuz anlattıklarıma bakarak. Ama ne yazık ki içimde hiçbir fırtına falan kopmuyor. Kopamıyor. Ben sadece yaşadığım yerin bana verebildiği imkanları sonuna kadar sömürüp sonra da yapacak birşey bulamayan bir adamım. Biraz müzik, biraz spor ve biraz da sigara ile günlerimi geçiriyorum.

Size hayatımın hikayesini parça parça anlatmak istiyorum fakat gerçekten de parça parça oluyor. Senaryomu ne kadar mükemmel yazarsam yazayım hep 'kader' karşıma bir şey çıkarıyor. Kendi hayatımı kontrol edememe fikri gerçekten kulağa hoş gelmiyor fakat yapabileceğim bir şey yok. Senaryomun kırıldığı noktalarda doğaçlama yapmak zorunda kalıyorum. Ve bu doğaçlama yapmak zorunda kalma durumum son zamanlarda çok fazla olmaya başladı. Bu da benim sinirimi acayip şekilde bozuyor.

 Bazen bir kitap okursun, bir şarkı keşfedersin, bir haber çarpar gözüne, barda bir hatunla tanışırsın, kantinde öylece mal mal çevrene bakınırken birisi kahve dolu bardağı üstüne boca eder, yolda bir hatunun parfümü seni yolundan çevirme noktasına getirir, aşık olursun, yanlış tercihlerden güzel sonuçlar çıkarmaya çalıştıkça daha da boka batarsın, seversin, öpersin, yalarsın, sevişirsin, yaşarsın, nefret edersin, yalnız kalırsın, insanların ortasına atarsın kendini, yaşadığını hissedersin, çimenler daha yeşil gelir gözüne ve dahası...
Bunlar hayatının bazı dönemlerini kapsar. Bu olayların hepsini toplarsak ve biraz da duygu eklersek bir insan hayatı elde etmiş oluruz. Bunların hiçbiri tesadüf değildir dostum. Ama her mutsuzluğu bir mutluluğun izlemesi ya da her mutluluğun sonunun bir mutsuzluk olması gerçeği can sıkar. Bu düzensizliğin sebebi evrenin sen bakarken sıçamıyorum deme şeklidir.

 Kaderin çok mükemmel bir mizah anlayışı vardır. Fakat bazı bünyelerce yanlış anlaşılıp mutsuz olmaları için karşılarına çıkan engellere takılmayı tercih ederler. Sonsuza kadar yaşayacaklarını sanarak önlerine gelen engellerin üzerinden atlayıp koşmaya devam etmek yerine o engelleri oradan yok etmeye çalışırlar. Bazen görmezden gelmenin en güzel çözüm olduğunu çok iyi bildiğim halde ben de dürtülerime karşı koyamayabiliyorum.

 Bazen kendimi insanlardan soyutlayıp sadece müzik dinleyip içerek yazı yazıyorum. Ve gidip insanlara yazdıklarımı okuması için önerilerde bulunuyorum. Beğenilip beğenilmemesi umurumda olmadığından yorumlarına önem vermiyorum. Çünkü her ne kadar olumlu baksalar da gelebilecek en ufak olumsuz yorumda tüm istek gidebiliyor.

 Ve ben diğerleri gibi oturup günün her saatinde yazmıyorum. Biriktiriyorum; arkadaşlarımla tartışıyorum, zaman geçiriyorum. Yatağa yatma vaktim geldiğinde uykumdan fedakarlık edip zihnimi boşaltıyorum. Gün içinde aklıma gelen mükemmel konular ve aforizmaları bir yere not etme ihtiyacı duymuyorum. Bütün gün onları kafamda evirip çeviriyorum ve mükemmele yaklaştığını hissettiğimde yazıyorum. Hiçbir zaman mükemmeli bulduğumu düşünmedim. Bazen insanlar mükemmel olduğumu düşündüler. Bu benim doğal halimi gördüklerinde değildi. Biraz zeka, yetenek ve tecrübenin üzerine eklediğim kültür ile oluşturduğum zırhımı giyip çıktım karşılarına. Ve onlar da inandılar.

 Bu zırhtan bahsedelim sonraki yazıda. Nereden bu konuya geldim bilmiyorum ama daha çok yaşanacak, yazılacak ve üzerine konuşulacak olay ve durumlar var. Bunların hepsini anlatmayı bitirdiğimde hikaye bitmiş olacak ve altına imzamı atarken hayatımın fon müziği çalmaya başlayacak...

Doğruları söylemekten çekinmeyin. Hayat yalan söylemek için uğraşmaya değmeyecek kadar kısa. Ama yalan söyleme tecrübesini de edinin fakat alışkanlık haline getirmeyin. Yalan söylemeyi bilmiyorsanız size yalan söylendiğini de bilemezsiniz. Ve son bir tavsiye;
Yalan söylemeyi beceremiyorsanız; söylemeyin. Dışarıda tamamıyla gerçek bir hayat var ve siz eğer iyi bir yalancı değilseniz yarım yamalak hayal dünyanızı insanlara empoze etmeye çalışmaktan vazgeçin.

Veda etmeden önce; keyifli dinlemeler.

Fincan Kahvem Hatırına Kaç Yıl Sayarsın?



 Bugün kendimi gerçekten bokun içinde yüzüyor gibi hissediyordum. Zaten 'vertigo' denen hastalığın tüm belirtilerini göstermeye başlamış bulunmaktayım. Dünya ayaklarımın altında kayıp gidiyor her adımımda sanki. Ve baş dönmesi, mide bulantısı da cabası. Dersi bitiremeden kendimi zor attım dışarı.
 Daha önce hiç yalnız gitmediğim kafelerden birisine gittim bugün. Hayal Kahvesi adında hoş bir yer. İstanbul'daki ile alakası yok fakat buralarda gidilebilecek en güzel yerlerden birisi. Hani 'kızla gelinecek mekan' karikatürüne birebir uyan tarzda dizayn edilmiş, süper kahve çeşitlerine ev sahipliği yapan bir mekan. Ve sigara içilebilen etrafı brandayla örtülü bir girişi var.

 Canım sıkkındı her zaman olduğu gibi. Düzeldiğini hatırlamıyorum zaten hiç. 'Herkesin bir derdi var be oğlum bizim sorunumuz başımızda bir dert olmaması. Boşluktan böyleyiz hani açlıktan da değil yokluktan' diyenlere hak verdim bu sefer gerçekten. Kafamı boşaltmak, biraz rahatlamak, güzel bir kahve içip yalnızlığın tadını çıkarmak adına gidip hayal kahvesindeki her zaman oturduğum sallanan koltuğuma kuruldum. Etraf sessiz ve sakindi. Biri türbanlı üç kız bir köşede oturmuş ders, hoca, not dedikodusu eşliğinde fal bakmak için kapattıkları fincanın soğumasını beklerken nargilelerini tüttürüyorlardı. Diğer köşede ise iki erkek beş kızlık bayağı gülüşen bir grup vardı. Bense her zamanki köşeme geçip karşımda kahvemi tatlandıracak birisi oturmadığından bu sefer sade yerine orta şekerli bir kahve söyleyip sigara yakarak sallanmaya başladım. Karşımda birisi varmış gibi davranmama gerek yoktu. Çünkü karşımdaki sandalye göğsünü masaya yaslamış, birisini bekliyordu. Fakat ben o masada otururken hiç kimse gelip o sandalyeye oturmazdı şu anda. İki kalabalık grubun arasında kendimi birden yalnız kovboy gibi hissettim. Buraya gelmek gibi bir amacım yoktu aslında fakat önünden geçerken birden kendimi içeride buldum. Yalnızlığın tadını çıkarmak için gelinebilecek son yerlerden birisiydi sanırım. Deniz manzaralı uçurumlara alışkın olduğumdan yalnızlığımın tadının burada çıkmayacağını anladım. Birkaç anım canlandı birden. Güldüm. İçimden güldüm ama dudaklarım oynar gibi olmuştu sanırım, kızlardan birinin dikkati dağıldı. Bakışlarımın televizyondan ona doğru döndüğünü görünce elini saçlarının arasına sokup taradı. Hiç havamda olmadığımdan kafamı yeniden televizyona çevirdim.

 Karşımdaki kızlı erkekli gruptan oldukça yüksek kahkaha sesleri geliyordu. Erkeklerin ikisi de uzun saçlıydı. Birisi sarışın, mavi gözlü ve sakallıydı. Omuzlarına gelen saçlarını kulaklarının arkasına toplamakta başarısız olmuştu. Diğeri ise oldukça geniş bir gülümsemesi olan, esmer tenli, siyah hafif kıvırcık saçlarını at kuyruğu tarzı birşey yapmaya çalışıp başarısız olmuşa benziyordu. Kızlarda hemen göze çarpan 'Üniversiteyi kazandım kızılı', 'sevgilimden yeni ayrıldım ortamlara akıyorum makyajına partner olarak 8-65 kahve köpüğü atılmış tutamlara sahip saçlar, tipik Türk kızı saçı ve sade bir göz altı makyajı ile ortaya çıkarılmış elmacık kemikleri çıkık geniş alınlı ve de gözlüğü yeni çıkardığı belli olan sınıfın kambur inek kızı vardı. Bu tipleri neyin bir araya getirdiğini bilmiyordum fakat normal konuşmalara verilen tepkilere, oturma düzeni ve göz göze gelme yüzdelerine bakıldığında aralarında çift yoktu. Esmer at kuyruğu esprileri arka arkaya yaptıkça masadaki tiplerin gülüşme ve zıvanadan çıkma katsayıları giderek artıyordu. Bu sırada diğer üç kızdan hala fal muhabbeti haricinde hiçbir şey seçilmiyordu. Diplerine gidip oturup onları dinlediğimden ya da gözümü dikip baktığımdan sohbetlerini dinlemiyordum. Çünkü ara sıra televizyona bakarken gözüm ister istemez dudaklarını okuyordu. Bu sırada yapay şekerli kahvem geldi ve ben bir sigara daha yaktım.

 Orta şekerli kisvesi altında düpedüz şeker boca edilmiş fincanıma laf edecek kadar rahat durumda hissetmedim kendimi. En azından kahvenin yanında gelen bonibon ve jelibonlar güzeldi. Karşımda kafasını şişirecek birisini de bulamadığım için oturup sessizce kahvemi içme kararı aldım. Gözlemlemeyi bıraktığım gruplar kendi hallerinde sessiz sakin takılıyorlardı. Birden üniversiteyi kazandım kızılı ayağa kalktı ve masama doğru yürümeye başladı. İhtimaller birden kafamda uçuşmaya başladı tabi ki. Hiçbirisinin gerçekleşmeyeceğini bildiğim halde en olasıyı tutturmaya çalışıyordum.
-Lavaboya gidecek
-Şeker vs. isteyecek (çalışanlardan niye istemiyorsa)
-Ateş ya da sigara isteyecek
-Doğruluk - cesaret oynuyorlar bana göğüslerini gösterecek
-Farkında olmadan o tarafa gereğinden fazla bakmış olabilirim gelip başımda vik vik bağıracak
-Gelip karşıma oturup neden yalnız oturduğumu soracak
-Peçeteye yazdığı notu elime tutuştura..

Neyse işte aklımda gezen binbir tilkiden vurabildiklerim bunlar. Ve beklediğim gibi oldu da. Üniversiteyi kazandım kızılı lavaboya gitti işte olayı evirip çevirip şiirselleştirmeye gerek yok. Bu arada üniversitede ilk seneleri olduğunu siz de anlamışsınızdır artık.

 Kahvemin köpüğü her yudumda biraz daha dağılıyordu. Fincanın kenarında oluşan desenleri incelerken çalan şarkıya o zamana kadar kulak vermediğimi fark ettim. Halil Sezai ''Olsun'' diyordu. 'Olsun amk olsun' dedim ve bir yudum daha kahve içip mor renkli bonibonu ağzıma attım. Kullandığım haplardan sonra bir değişik geldi bu duygu. Tıpkı bir hap gibi yutmaya çalıştığımı fark edip son anda gırtlağıma inmeden geri çektim ve ısırdım. Küçüklüğümden beri bonibona saygı duyarım. İlk aşkımdan aldığım (ilk aşkım derken yaşıtım olan ilk aşkımdan bahsediyorum) ilk hediye sarı renkli tek bir bonibondu. Benim karşılık olarak bonibonun dışındaki sarı kısmı emip çikolatalı parçayı geri uzatmam da ayrı hoştu tabi. Bir kutu bonibon dururken tek bir tanesine yoğunlaşmıştık. Hayatımda yediğim en tatlı bonibondu diyebilirim. En tatlı buz parmak ve en tatlı patates cipsinin hikayesi de var da tadları damağımdan henüz gitmedi. O tatlar damağımdan tamamen silinince anlatırım.

 Nargile içmek istiyordum fakat tek bir nargile bu halime ağır gelecekti. Kendime dur demeliydim. Ve bir sigara daha yaktım. Karşımdaki sandalyenin boş olması canımı sıkmaya başlamıştı. Birilerinin orada oturup beni ağzında kocaman bir gülümseme ile dinlemesini özlemiş olabilirdim. Bu herhangi birisi olabilirdi. Yalnız olsam herhangi bir halıyı dürüp büküp karşıma dikleyip onunla konuşabilirdim bile. Konuşmayı ne kadar özlediğimi yazarak anlatamıyorum bile. Fakat konuşma vakti geldiğinde de tıkanıp kalıyorum. Beni kendiliğimden konuşturabilecek birisine ihtiyacım olduğuna kanaat getirip sigaramdan son nefesimi çekip söndürdüm. Bu sırada kahvemin de tam yarısına gelmiştim.
 Hiç kılıcımı elime alıp bilinmez diyarlara ejderha avlamaya çıkamayacağım gerçeği aklıma geldi. Büyük eksiklik dedim içimden. Bir romanın kahramanı bile benden daha fazla eğleniyor olmalıydı. Benim yaptığımsa saçımı yıkayıp üzerime bana yakıştığını düşündüğüm fakat fazla dikkat çekmemesine özen gösterdiğim kıyafetlerimi giyip insanları etkilemekti. Hiçbirisi ağzından ateş çıkaran bir ejderhadan daha masum değildi. İşte benim heyecanım da burada başlıyordu. Çevremdekilerin hayatlarından birkaç kesit duyuyordum. Kimin dün gece nerede yattığı, kimin kiminle seviştiği ya da sevişmek istediği umurumda değildi tabi. İçimdeki merak duygusu artık yerini rahatsızlık derecesine gelen 'aşırı dikkat' hastalığına dönüşmüştü. Herhangi birisini ikinci gün gördüğümde dün ne ile uğraştığını az çok tahmin edebilir duruma gelmiştim. Bu da bütün heyecanı kaçırıyordu.

 Kahvemin sonlarına doğru geldiğimde ciddi ciddi kapatıp falımı baksam mı diye düşünmeye başlamıştım. Oturalı yirmi dakika olmuştu sadece. Şaşırdım. Zamanın hızlıca akıp giden bir şey olduğunu sanıyordum.

 Sadece 'hoş vakit' denen kavramın hızlı geçtiğine inandım bir kez daha. Ama o hoş vakitler insanların sırtını dayamak istediği hayallere tutununca kendiliğinden eskiyor ve 'anı' olarak kalmaya mahkum oluyorlar. Hepimiz en az bir kere de olsa yeniden başlamışızdır hayata. Bunun için geçmişi yok sayarız böyle durumlarda. Hayaller kurarız, kurduğumuz hayallerin daha ilki yıkıldığında ise 'gelecek de yoktur artık hayal yok çünkü' deriz. Bundan sonra artık bizim için sadece içinde bulunduğumuz dünyanın hastalığımızdan dolayı değil de fizyolojik bir sebepten döndüğüne inanırız. Fizyolojik sebep olarak size sadece 'hiiç ibnelik' diye kanıt sunabilir. Çünkü dünyanın dönüş hızı gece ve gündüzü, dolayısıyla zaman faktörüne etki eden bazı etmenleri belirler. Hoş zamanlarda nedense daha hızlı dönme kararı almışçasına ne olduğunu anlamadan, o anların tadına varamadan bir bakmışız bitmiştir.

 Kahvemin tortularını izlerken bunları düşündüm. Bir tane daha söylemeye tam karar vermiştim ki; vazgeçtim. Kendi payımı içmiştim, o boş sandalye kahve sevmezdi.


Ve biterken; Bob Dylan'dan ''one more cup of coffee'' çalmaktadır.

Gölgesiz Birey - Tabutun Kapağını Tırmalama Dürtüsü

 Gözlerimi açtığımda tabutumun tahtası ile yüz yüze geldim. Marilyn Monroe geldi birden aklıma. 'Yaşasa tabutunun kapağını tırmalayacak kadından öte olmamıştı hiçbir zaman benim için. Seks sembolü olarak görülen, alelade simetri hastası bir birey için yüzünün bir kısmında leke olan baygın bakışlı bir sarışından öte gitmeyecek bir hatun.

 Tabutumun kapağını tırmalama fantezim yoktu hiç nereden çıktı acaba diye düşünmüyor da değilim. İşin ilginç tarafı şu durumdayken çırpınıp bağırarak yardım isteyeceğime oturmuş Marilyn Monroe'nun yüzündeki beni düşünüyorum. Beni gömmekte haklılar sanırım çok büyük psikolojik sorunlarım varmış diye geçirdim içimden. Ne olduğumu ya da kim olduğumu hatırlamıyordum. Marilyn Monroe ile nereden tanıştığımız hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Ölümün bir sonuç olduğunu biliyordum fakat bu bir semptoma benziyordu daha çok; beni delirtmeye ya da hayatımı sorgulatacaktı sonra da ışığı görüp 'aaeeeyaaoo' fonu eşliğinde kolumda bir huri ile göğe yükselecektim. Huri işini abarttım tamam, genelde sır kapısı tarzı programlarda temiz yüzlü bir eleman oluyordu. Ee önce kendi bedenimi görmem gerekmiyor muydu? Edindiğim astral seyahat tecrübelerinden sonra bunların gerçekleşmesini bekliyordum hala.

 Arka fonda en sevdiğim şarkıları bekliyorum. Hani ben ölürken inceden bir Red Hot Chili Peppers  ya da R.E.M çalacaktı? Coldplay veya Aerosmith de kabulümdü. (Dur bi dakika. Lan ölmüyorsun ki gerzek. Eğer o tabutun içindeysen zaten çoktan birileri için ölmüşsün ve seni gömmeye karar verdiler. Vazgeçildiğinden değildi belki de, tepkisizliğinden bunalmış olabilirlerdi sadece. Ne kadar soğuk olabileceğini denememen gerekiyordu.) İç sesime eğer sus diyebilirsem doğrulup kefensiz gömüldüğüm tabutun kapağını kırmaya çalışacağım. Ama bütün hayatım boyunca konuştuğu için artık sessizliği benim için büyük eksiklik sayılacaktı. En azından arada sırada fısıldaması gerekiyor. Ya da ufak sürprizler bekliyor olabilirdim kendisinden.
 Beklentilerimi hayatım boyunca karşılayamayan insanların arasında yaşayıp durduğum yetmiyormuş gibi bir de beni bu karanlık ve daracık yerde yaşamış olduğum hayatı sorgulamaya ittiler. Nefret, kin, hırs, açlık ve boşluğu doyasıya yaşayıp durmuştum halbuki. Beklentilerim umurlarında değildi; nasıl göründükleri, ne yedikleri ya da ne iş yaptıkları benim umurumda olmadığı gibi. Biraz heyecan aradığım zamanlarda olabildiğine dengesiz bir insanla tanışıyorlardı. Bazılarına heyecan verici gelebiliyor. Hele de puzzle yapmak ya da bulmaca çözmekten hoşlanıyorlarsa. Benim gibi birisi ile uğraşmak bazen gerçekten de yıpratıcı oluyordu. Daha fazla incelemekten çekindikleri için onlara yeni kapılar açamıyordum ve bir süreden sonra bu rutin kendini tekrarlamaktan başka bir aksiyon göstermemeye başlıyordu. Onlara sırrımı ufak ufak veriyordum her seferinde. Kafamda kurguladığım oyunlar, gece yatmadan önce yazdığım senaryolar ve gözlerimin içine bakıp 'sana güveniyorum' diyenleri o anki samimiyetsizliklerinde boğma isteğimle ayakta durabiliyordum. Onlar kim miydi? İşte bunu hatırlamıyorum.

 Zaman geçtikçe daha da sıkıcı olmaya başlıyor karanlık. Üstelik bir tabutun içindeyseniz gün ağarsa bile doğan güneşin hiç sizin yüzünüze vurmayacağı gerçeğini ele alırsanız. İçine girildikten sonra geriye dönüş olmadığı söylenen tahtadan yapılma imam kayığında normalin aksine zihniniz aktifken yatarken pek sağlıklı düşünemezsiniz. En azından düşünmemelisiniz. Size bir ayrıntı daha vereyim. Sanırım bu tabuta girmeden önceki tecrübelerimden birisiydi. Bana kötülük etmek, beni üzmek istiyorsanız kendinizi sevdirin ve size en çok bağlandığım anda terk edip gidin. Merak etmeyin sonrasını. Ben kendimi sorgular, tutuklar, yargılar ve güzelce asarım. Altımdaki tabureyi çekmenize ihtiyacım yoktur. Kendime her sabah kalktığımda 'en azından ölümüne kadar hayattasın' diyerek yaşarım fakat en ufak düş kırıklığımda boynuma ip bağlamadan, altıma tabure almadan kendimi asmaya kalkarım. Belki de lanetim buydu; bilemedim. Yaratıcının bana içinde bulunduğunuz dünyayı yeniden bahşetme olasılığını düşünerek söylüyorum bunları. Ya da içinde bulunduğumun farkında olmadığım bir çizgi romanın çizeri talihsiz bir kaza sonucu elini kaybetmiştir ve beni de; kahramanını öldürmek zorunda kalmıştır. En azından artık onun farkındayım ve çizmeye devam etse bile hayal gücünün dışına çıkamayacağımı biliyorum. Bütün dünyanın sorunlarının benim hikayemde birikmesi neydi peki? Benden önce yaşananları da tarih dersinde belleğime zorla sokuşturmuşlardı. İlk atom bombasının atıldığı tarihten kuduz aşısının bulunduğu tarihe kadar hepsini bilmek zorunda bırakmışlardı. İlgiliymiş gibi davranıyormuşum galiba. Aklımda silik silik birkaç paragraf kalmış. Yaşadığım zamanın büyük sorunları yetmiyormuş gibi. Üstelik en küçük olasılıktan başlarsak, sırtımda çıkan en ufak sivilceyi bile kafama takabilen bir insanken bana bir başka insanın sıkıntı ve dertleri yüklenmeye çalışılmıştı. Mutsuzluktan sarhoş olduğum sıralarda sadece gelip beni gıdıklayarak güldürmeye çalıştığını zannedip canımı acıtan fakat bu durumun hoşuma gitmesi sonucu kahkahalara karıştığım anları yaşatan kardeşimden başkasının umurunda olduğumu düşünmüyorum. En büyük sevgi olan bir annenin evladına karşı olan sevgisinin altında bile 'ego' arayan bir nesil olup çıkmış durumdaydık. Bizden fazla uzakta olmayan bir jenerasyon da sosyal paylaşım sitelerinde kendilerini olabildiğince olmadıkları birisi gibi gösterip prim üzerine prim yaptıktan sonra ilk buluşmada tüm kroluk veya kezbanlıklarını çıkarıp masaya vururlardı. Fiziksel olarak değil; en azından tahta sesi çıkmazdı fakat gözlerindeki 'hayatı çözdüm ben' ışığı ile etrafını yaktıklarını sanarlardı. İlgiliymiş gibi görünüp içimden kahkalar atmayı onların sayelerinde öğrenmiştim. Biraz üzgün davranmak için aklıma kötü ya da utanç verici anlarımı getirmem gerekmiyordu. Karşımdakinin acizliğine gülüyordum sadece, pislik bir adamdım ben sanırım. Sevişen çiftlerin fotoğraflarının altına yazdıkları film replikleri ile hayat bulanlar; mesele yatağa geçmek olduğunda vücutlarının bekaretine sığınırlardı. Ruhlarının cinsel karmaşasından habersiz, libidosu tavan yapmış bir maymuna dönen yaratıklar görüyordum her seferinde. Ve bunlar; doğru düzgün elini tutamadıkları -genelde bu durumda bir taraf hep daha fazla gelir diğerine- ''sevgililerinden'' ayrıldıklarında 'tanrı bizim sevişmemizi kıskandı' tribine girip kendilerini dışarıdaki karşı ve denk olan cinslere açarlardı. Onlara hiçbir zaman sır veremezsiniz. Çünkü bulmaca çözmeyi severler. Siz gidip kendi ağzınızla onları sevdiğinizi söylersiniz ve bir cevap beklersiniz; onlar ise 'gerçekten de seviyor mu yoksa samimi taklidi mi yapıyor' tribindedirler çoktan.

 En sevdiğim kadınlar genelde sarhoş kadınlar olmuştur. Tüm çıplaklığıyla sizinledir çünkü. Bedenlerinin çıplaklığından bahsetmiyorum. Alkolün verdiği cesaretle ya da içtikleri şeyin birkaç bardak portakal suyuna damlalıkla eklenmiş votkadan başka bir şey olmadığından habersiz 'kafa oldum ben' tribi ile kendilerini dünyayı tersten görmüş gibi şartlandırmaları sonucu gerçekten uçmalarından ötürü kendilerinin en zayıf halinin göz önünde olduğundan habersiz olmasından bahsediyorum. İçmiş kadınlar bedenen olmasa bile zihinsel ve ruhsal olarak çıplaktırlar. Aylarca 'seninim ben her şeyim sensin benim' dedikleri adamların kollarında ağlayarak eski sevgililerini hala nasıl unutamadıklarını anlatırlar. Marla Singer olabilmek için akciğer kanserini nasıl göze aldıklarından bahsederler. Sizden bahsetmezler çünkü siz o anlık onların yanındasınızdır. Ayrıldıktan sonra değerinizi anlayıp acı çekecekler ve bunu başkalarına anlatacaklardır. Eninde sonunda olacaktır bu; aldatsalar, o eski sevgililerine geri dönseler ya da yeni birileri onların hikayesini dinlemek için can atsa da...
 Ve bu kadınlar size hayatınızın en güzel cinsel deneyimlerinizden birisini yaşatmayacaklardır. Çünkü bedeninin bekaretini savunup binbir türlü pisliği eski sevgilileri ile denemiş olan bu hayata erken yetişmiş kızlar asla sevişirken terlemenin ne kadar zevk verdiğini değil de sizin ona sürtünmenizin ne kadar zevk verdiğini düşünürler. Bunu sevmem işte. Tek zayıf noktalarıdır aslında. Alkolün verdiği bilinçsizlikle kalkanı düşmüş bir kız karşınızda durur ama onunla hiçbirşey yapmak istemezsiniz çünkü onun bilinci yerindeyken yapacağınız şeylerle eşdeğer zevki alamayacaksınızdır. Kendisini mutsuzluklarının ve alkolün verdiği sarhoşlukla kucağınıza atan bir kadından hiçbirşey bekleyemezsiniz. Peki onları neden mi seviyordum? Maskeleri yoktu çünkü. Bütün bilinci ve ruhu elimdeydi, istediğim gibi karıştırabiliyordum. Yapabileceklerinizi sadece bedensel olarak düşünmeyin. Bir bireyin sadece et ve kemik yığını olduğunu düşünmek kadar basite indirgenmemesi gereken hassas bir kürede bulunuyoruz. En azından küre değil ama üzerinde soluk alıp veren bedenlere sahip olan ruhlar hassastı. Ya da ben uyduruyorum yine. Bilmiyordum. Ben sadece bir bireyin tüm mutluluk, sevinç, hüzün, umut ve hayallerini birkaç sözümle hiç korkmadan benimle paylaşmasından hoşlanıyordum. Ruhlarının g noktalarını kaşımaktan başka bir şey yapmazdım aslında. Ve onlar uykuya daldıklarında; kalkıp bir sigara yakardım.

 Beni ne zaman çıkaracaklar gibisinden bir umudum yok bu kadar vakit geçtikten sonra zaten. Üzerimdeki karanlığı sevmeye bile başladım diyebilirim hatta biraz daha ileriye gidip burada ölene kadar kalabilirdim. Ölmediysem hala tabi. Ölmüş olmayı dilediğim anlardan biri de sahtekar ve yalancı topluma kendimi kabul ettirmeye kaptırmışken bir gece dönüp aynaya bakmamdı. 'Ne yaptığının farkında mısın' ifadesi aynadan bana bakıyordu. Nasıl bir hırs bürüdüyse gözlerimin önünde yanmakta olan hayallerim, kişiliğim ve benliğimi göremez olmuşum. Kendim olmayı seçtiğim günü unutmuşum. Her sabah kalktığımda yeni kararlar alır olmuştum. Bu durumdan elbette rahatsızdım fakat her seferinde yeni senaryolar yazmak gerekirdi çünkü her seferinde evrenin 'ama dostum sen bakarken soyunamıyorum' deme şekline uyuz oluyordum. Bir şair ya da ozan olmayacaktım belki ama canım her sıkıldığında yeni birşeyler yazmaya başlamıştım. Bu iş için illa kaleminizin kağıdınıza rahatsızlık vermesi gerekmiyor. Aklınızda kurgulayıp canlandırmaya geçtiğinizde birazcık da olsa gerçekçi olabiliyorsanız eğer; siz iyi bir yazarsınız diyerek kendimi iyice rezil duruma düşürmek istemiyorum.

 Sanırım oksijen giderek tükendiğinden saçmalama dozajım vakit geçtikçe artıyor. Birilerinin beni buradan çıkarması hakkındaki düşüncelerim tamamen uçtu. Sanırım kapağı tırmalamamın vakti yaklaşıyor. Neyse; en ufak fırsatı bile sömürebilen birisi olarak biraz daha düşünme izni veriyorum kendime.

 Söylediklerimden yola çıkarsanız -tavsiye ettiğim bir şey değildir bu- tek hayalimin bir gün yaşayan tüm insanların sırlarını öğrenmek olduğuna kanaat getirebilirsiniz. Hadi ama dostum; bunların hiçbirisinin önemi yok çünkü ben hala tabutumun kapağına bakıp iç sesimi susturmaya çalışan ve 'tırmalama vakti hala gelmedi sanırım' diye düşünen bir adamım. Ben ne Alexander Supertramp ne Gregory House ne de Tyler Durden'ım. Bende umduğunuz şeylerin hiçbirisini bulamayabilirsiniz. Hakkımı savunmam, düşene el uzatmam, kurumuş ağaçları sulamaya çalışmam. Bakire bir hamile gibiyim. Pardon bu yanlış oldu çünkü hala tabutumun kapağını tırmalama eğilimindeyim.

 Bazen tıkanmak gerektiğini biliyorum bir de. Sigara dumanını içime çekip çekip delicesine merdiven çıkmanın bir sonucu olarak tıkanmak değil. Tıpkı bir ergen tribiymişçesine o duyguyu gerçekten yaşamayı tahmin etmekten öte, o duyguyla iç içe olmak gereklidir. Bütün dünyanın size karşı taraf takındığını düşündüğünüz anlarda 'aman siktir et bende onlara çok meraklıydım sanki' deyip kendinizi hani o karşıdaki tarafta olan dünyanın birer bireyi olan arkadaşlarınızın arasına atmak değil mevzu. İşte tüm dünyanın size karşı olduğunu düşündüğünüzde yapmanız gereken onunla savaşacak gücü kendinizde bulup bulamayacağınızı ölçmek olabilir. Yalnızlığın dibine herkes vuruyor ama hiç kimse ömrünün sonuna kadar yalnız ve mutlu olabileceğine kendini ikna etmeye çalışmıyor. Farklı olmak isterken başka bir nefes alan, onu anlayıp ona tepki verebilecek bir canlının bulunduğu ortamlarda 'ben çok yalnızım kimse beni anlamıyooğğ' diye ağlayarak alabildiğince sıradan olduklarının farkında olmuyor kimse. Evde kaplumbağanızla konuşmak çekici geliyorsa anlattığım şeylerden muaf tutulmayacaksınız ne yazık ki; o kaplumbağa ile sizin probleminizdir.

 Dünyanın etrafınızda döndüğü fikrini terk ettiğiniz durumda dünya sizin etrafınızda dönmeye başlayacaktır. Evrenin soyunma hikayelerinden birisi daha. Bir gün evreni de tamamen çıplak yakalamayı düşünüyorum zaten. Çünkü bana yeterince yaklaşmışken sağlam bir tecavüzden zevk almasını büyük bir hazla izlemek istiyorum.

 İnsanlardan nefret etmiyorum. Aslına bakarsanız ediyorum. Fakat onlara böyle yansıtmamam gerekiyor. Çünkü beni bilgi, kültür ve akıl yönünden yenemediklerini anlayınca hemen boy, kilo, ayakkabı, giysi ve diğer saçma şeylerle kıyaslamaya başlıyorlar. Onlar da başarısız olunca hep bir örnek çıkıyor karşınıza. Sürekli ezilmişlik hissi taşımamak için sizin de çıtanızı aşağı doğru çekmeleri ya da kendilerini öyle motive etmeleri gerekiyor. Özgürlüğüyle övünenleri anlamıyorum. Kendini özgür zannedip her ay sonu 'bu ay sonunu da getiremedim' diyenlere rastlıyorum. Tamam hiç biriniz cebinizdeki para, telefon veya kredi kartı limitleriniz değilsiniz fakat kendinizi özgür zannederek toplumun esareti içerisinde çürüyorsunuz. Dışarıda size inanan birisini bulduğunuzda doğru söylemeyi unutuyorsunuz en yakın fırsatta. Ve kibir denilen ölümcül günahlardan en büyük kardeşin kafesine giriyorsunuz. Yalancılıktan bahsetmiyorum; yalan söylemeyi ve bana zekice söylenmiş yalanı iş işten geçtikten sonra öğrenmeyi severim. Başarısız bir yalancıyı asla affetmem. Çünkü benim karşımda anladığım anda ne kadar küçük düşebileceğini göze almadan bana yutturabileceğini zannederek yalan söylemeyi göze alan birisi asla benimle boy ölçüşemeyecektir. Karşınızdaki insan size inandığı için kendinizi ondan üstün görüp, yüceltme provaları yapıyorsunuz. Ne kadar hızlı çıkarsanız düşüşünüzün de o hızda olacağının farkında değilsinizdir. Hayat güzel, çimler daha yeşil, gökyüzü daha mavidir.
Ve hiçbir zaman kibire kapılmayın. Her şeyi bildiğinize emin olsanız dahi hep birileri sizden daha iyi bilecektir bazı şeyleri. Örnek vermekten nefret ederim fakat bu seferlik istisna yapacağım. Bir aptalın size hiçbirşey katmayacağını düşünürseniz, aptallığı ondan daha iyi bildiğinizi iddia etmiş olursunuz. Nasıl bir şey öğrenebilirim ki demeyin; en azından onu gözlemleyerek aptal olmamayı çözersiniz.

 Yaşama şansımın sıfıra indiği anlarda yaşadığım orgazmik kalp çarpıntılarım var geriye dönüp baktığımda sadece. Şu anda nedendir bilmiyorum ama içimde hiçbir korku yok. Tabutumun kapağının ne deseninde olduğunu bilmiyorum. Neden burada olduğum hakkında kesin bir fikrim olmadığını da belirtmiştim. İnsanları pislik gibi görmekten vazgeçtiğim anda onlar bana arkalarını dönmüşler ya da beni bu deliğe tıkmaya karar vermişlerdi.

 Dışarıda tecrübelerimi değerlendirebileceğim bir dünya beni bekliyordu. Hiç olmamışım gibi, sanki hiç yaşamamıştım onca acıyı ve kederi. Hiç kadere sövmemiş gibiydim. Ve talihimin bana her seferinde atmaya çalıştığı tokada karşılık gösterdiğim orta parmağımı bir defa daha göstermeye karar verdim.


 Ve tabutumun kapağına tüm gücümle yüklendim. Hayatımın fon müziği gerçekten de çalmaya başladı.


Good morning Vietnam.





Bir süre sonra gerçekten de herkesin yaşama şansı sıfıra iniyor. 70 sene sonra 7 milyar insanın daha dünyanın varlığını umursayamayacak durumda olması gerçeği. Gezdiğiniz o yollar falan var ya. Oralarda hep başkaları gezecek sizden sonra. Varlığınızdan habersiz. Sizin oralarda anılarınız vardır belki ama onların; anılarınızın hiçbirisinden haberleri olmayacak. Onlar yeni anılar üretmenin peşinde koşacaklar. Ve dünyanın ninnisi kulaklarında uğuldarken; aşk da ölüm de en tatlı anlarında sarılacak kollarına.



('Gölgesiz Birey' adlı hikayemin 1. bölümünü okuduğunuz için teşekkür eder, devamını sabırla bekleyeceğiniz için şimdiden teşekkür ederim. öperce. bu şarkı da tabutunun kapağını kaldırıp sonuna kadar savaşmaya karar verenlere gelsin.)



Sizler Eşsiz Kar Taneleri Değilsiniz

 Evet. Sen, sen, sen.. Hepiniz. Kendini bir bok sanan pislik sürüleri. Sizler sikilmiş birer bok yığınından başka birşey değilsiniz.

 'Ohoo bu ne lan adamı zahmet edip okuyoruz bir de küfür yiyoruz' dediğinizi duyar gibiyim. Bu aralar içimdeki nefreti pek kontrol etmeye çalışmıyorum da mazur görün. Düştüğüm bu 'Karabük' kod adlı karadelikten kurtuluşun tek yolu biraz olsun kendimi rahat hissetmeye çalışmaktı. Eh, geldiğim zamanlarda alışmaya çalışıyordum falan. Burada arkadaş çevremi oluştururken seçici davrandım en baştan ve şu anda hepsi hala yanımdalar sağ olsunlar. Birkaç hata yaptım onları saymıyorum bile hiç. Görmezden geliyorum çünkü konuştuğunda fakültenin IQ seviyesini düşürecek kadar aptal insanlarla haşır neşir olmuşum meğerse.
 Üniversitede yeni ortam yeni insanlar falan filan hayali ile göndermişti babam beni buraya. Evet; babam kurdu bu hayali. Bense 'lan lise 5 devam işte. üniversite kapısından girene yeni beyin mi takıyorlar lisede bu adam neyse orada da aynı bok' diyordum. Haklı çıkmışım orasını fazla karıştırmayın şimdi. Memnun olmadığım birkaç şey var burayla ilgili. Küçük bir köy gibi hikayesini zaten Karabük'te okuyan herkesten duyabilirsiniz. Kısacası bok içinde debelenen bilmem kaç bin öğrenciyle beraber debeleniyorum bende.
 Şunu farkettim. Karabük'te okuduğu halde hala geldiği yerin havasında gezen adamlar var. Sanırsın Odtü'de okuyor pezevenk. Ben İstanbul gibi bir yerden geldiğim halde kendimi burnu havada gezerken hatırlamıyorum pek. Ee bazen sırf gıcıklık olsun diye hepimiz öyle davranıyoruz. Gezdiğim anlar için de kusura bakmazsınız artık.

 Her neyse;

Her neyse işte..

Hayatın çok comolokko olması fikri

 Ben bu satırları yazarken de şu an siz okuyorken de birileri dünya üzerinde sevişiyor olacak hep. Bunu bilin istedim sadece.

 Hiç mutlu oldun mu sen? Üstünden gecelerce kalkmayan korkuların, endişelerin oldu değil mi? Hiç o endişelerin yersiz olduğunu gördüğünde buruk bir sevinçten ötesini yaşadın mı? Hayallerimin bile ötesinde bir hayat yaşıyorum ben diyebildin mi kendine? Ya da hayal kurmaya fırsatın oldu mu hiç?
 Vücudunun her noktasına iğneler batması hissi uyandıracak soğuklukta bir ırmakta yüzdün mü hiç... Ya da mutluluk denen şeyin sadece gözlerini kapattığında içinde hala duran o sıcaklık olduğundan şüphelenmedin mi.

 Hepsini siktir et. Sen hiç boka bulanmadan dünyaya gelebilecek bir yumurta hayal ettin mi? Boyut kavramını eski kız arkadaşıma anlatırken bahsetmiştim; bir yumurtayla aynı boyutta yaşıyorsan o yumurtanın içini görebilmek için o yumurtayı kırıp öyle bakman gerekir. Eğer yumurta 2 boyutlu bir nesne olsaydı sadece en ve boydan oluşup derinlik kavramını barındırmayacağı için dışarıdan yumurtanın içindekini görebilecektin. (Bu muhabbet nereye kadar gidecek bilmiyorum fakat devam edeyim. İlgi çekebiliyor bazen.) Yani içinde bulunduğun boyutun bir altını rahatça inceleyebilirsin. (3. boyutta yaşıyorsan 2. boyutu mesela.) Başka bir örnekle açıklayayım. Televizyondaki görüntü 2 boyutludur. Sen ise 3. boyutta yaşadığından dolayı 3. boyuttan ona bakarsın ve ekrandaki yanılsamaları görürsün. Ama onlar seni göremez. He canım he Zeki Müren de sizi göremeyecek. Yüzyılın tartışması sona erdi nihayet.
 Boyut olayını falan çok karıştırdım yazı gereksiz yere yine uzayacak ama önemli değil zaten yarıda kesip kaçmama alıştınız sayılır. Anlatmak istediğim şu ya. Ruhun 4. boyutta yaşadığı için senin 3. boyutta sıkışmış bedeninin içini görebilir. Fakat sen ruhunu fiziksel olarak görüp hissedemezsin. Hissetmeye yaklaştığın anlarda da bilincin açık olmaz. Göbek hizasından asılma ya da çekilme hissi, irkilme, şelale altında duruyormuş gibi bir ferahlık hissettiğin anları hatırlamaya çalış. İşte sen o anda bedenine dönen ya da bedeninden ayrılan ruhunu hissettin. Şanslı çocuk.

 Rüyalar hoştur güzeldir. Fakat bir de gerçek vardır ki gayet comolokko.

Evet bir yazının daha içine sıçtım. Bir ara bu yazıyı güzel bir şekilde bağlarım umarım. ok kib bb.

Kısa bir hikaye daha - Zihin

 Soğuk bir kış günüydü. Her zamankinden farklıydı ama bu gece. Havayı kokladı sakince. Gece kan kokuyordu sanki. Günlerdir açtı, susuzdu. Vücudu bitap düşmüş haldeydi. Tekrar kokladı havayı derin derin.
...

 Bu başlangıçta yüzlerce yazı yazdım. Ama hiç devamını ya da devamını getirebildiklerimin de sonunu getiremedim bu zamana kadar. Sorun şuydu; bir türlü kafamın içindeki dünyayı bu dünyayla buluşturacak olan o kapıyı tam olarak açamıyorum. Hayallerimi yazamıyorum, çizemiyorum, birisine doğru düzgün anlatamıyorum. Yaşamak istediklerimden vazgeçtim zaten; olmayacaklarından, gerçekleşme ihtimallerinin çok uzak olduğundan o kadar eminim ki artık. Anın tadını çıkarma zırvalığına yeniden kaptırmaya başladım kendimi. Zaman ne getirirse ben onu yaşıyorum. Hayatımın değiştiğini her sandığımda rüyalarım pek uzun sürmemekte zaten. İnancımı kaybettiğimden değil; yaptığı kuponun son banko maçından yatması gibi bir olay bu aslında. Kaç aydır herkesten gizli gizli yazıp çiziyorum kafamın içerisinde. Sadece bunu kağıtlara dökecek kadar uygun göremedim hiç kendimi. Ya zamanım olmadı ya da ben o zamanı yaratmak istemedim. Rüzgarın savurduğu; hangisinden düştüğünü de unuttuğu o kurumuş ağaçlara hasretle bakan sararmaya yüz tutmuş yapraklar gibiyim. Umarsızca, yaşadığımın farkında olarak ama umursamayarak nefes alıp veriyorum. Yarın öleceğim söylense sağlam bir küfür ettikten sonra 'peki' diyebilecek durumdayım senelerdir. Ecel geldiyse yapabileceğimiz bir şey olmamasından da kaynaklanıyor olabilir bu bak. Konudan uzaklaştım yine.

 Neden mi oturup doğru düzgün planlı sürekli uzun soluklu bir şeyler yazamıyorum biliyor musunuz? Kafamın içi artık Uzakdoğu'daki atık elektrikli eşyaların barındırıldığı çöplüğe dönmüş boş araziler gibi. Kendimi kafamın boş olduğuna inandırdım fakat uykularım deliksiz rüyalarım umarsız geçmiyor hiçbir gece. Kafamı yastığa koyduğumda binlerce olay birden akmaya başlıyor zihnimde. Yaşadığım dünya kimin umrunda! Hepimiz kendi pisliklerimize batmış ama orada mutluymuş gibi görünmeye zorunlu olan domuzlar gibiyiz. Hiçbirimiz memnun değiliz asla durumumuzdan. ''Ego'muz bunu gerektirir' dediğinizi duyar gibiyim. Egoya sokayım kibire bir şey olmasın. Şarkı arası.




 Müzik biraz alıp götürmeye yetiyor bazen içinde bulunduğum çamur dünyasından. Ardı ardına akıp giden şarkıların melodilerinden oluşturduğum nehirde kendimi suyun akıntısına bırakıyorum. Eninde sonunda adını daha koyamadığım bir denize açılacak ama şimdilik hala sürüklenmekteyim. Karşıma çıkacak çağlayanlardan habersiz. Belki de kendimi o kadar vermiş-tirim ki; o çağlayanları göremeyeceğim, kaçabileceğimi fark etmeden düşüp taşlara çarpmak sureti ile parçalanıp gideceğim. Çok kapalı anlattım sanırım. Bazı arkadaşlar için açıklayayım. Depresyondan bahsediyorum dostlarım; kendini bir şeye çok kaptırır ve bir süre sonra ondan sıkılırsan ayrı kalmak istersin. Ayrı kaldığında da elinde başka alternatifin yoksa boşluğa düşersin. Bu bazen bir çağlayandan aşağı düşmekten daha fazla acı vericidir. Fiziksel acıdan bahsetmiyorum. Sonuçta hepimiz Fight Club izleyip fiziksel acılardan arınmamız gerektiğini öğrenmiş insanlarız. Değilseniz bir deneyin; farkı hissedeceksiniz.

 İçerisinde neler döndüğünü bilmediğim yaklaşık bir buçuk kilo ağırlığında yüzde bilmem kaçı sudan oluşan damarlı, cevize benzeyen bir şey taşıyorum kafamın içinde. Bu yakışıklılığın ardında neler yatıyor siz bir bilseniz kızlar! Pek de uzak değil aslında. Arada ince bir deri ve kafatası denen o zırhtan oluşan korumanın arkasında saklanıyor. Çünkü fiziksel acıya aşırı duyarlı. O derece duyarlı ki; fiziksel olmayan hayali darbeler alıp bana küsebiliyor. Yemek yemem, uyumam, uyanmam, zevk almam.. hepsi onun kontrolü altında. Ona en ufak bir zarar geldiğinde fiziksel acımı hissetmiyorum, ruhsal olanı duymazdan geliyorum fakat bir süre sonra kendisini 'ben buradayım hey seni gerizekalı' diyerek hissettirmeye çalışıyor. Dayanılmaz baş ve mide ağrılarımın bazen sebepleri yediğim yemeğin bozuk olması ya da boks antrenmanında çokça darbe almış olmam olmuyor. Ruhumun doymadığını hissettiğimde zihnimin bedenime artık ağır geldiğini hissediyorum. Dışarıda taktığımız maskelerin artık hepiniz farkındasınız dostlarım. Her şaka sürtüktür; çünkü hepsi birer gerçeğin altına yatar.    
 Her gülücük de böyledir. (Yüzünüze elleri ile gülücükler yerleştirmeye çalışan jokerler olmuyor hayatımızda genelde. Oldukları zaman da onları kaybetme korkusundan içimizden geldiği gibi davranamıyoruz. Gülümse dendiği zamanlarda bazen içimizden gelmese dahi gülümsüyormuş gibi görünürüz.)
 Şimdi bu zamana kadar ne yazdığımı okumadığım ve bu arada bir sigara yakıp kafamı boşalttığım için neler yazdığımı pek hatırlamıyorum. Neyse kendinizi ritme bırakın siz. Sıkılacak olan çoktan çekip gitmiştir zaten gelin biraz baş başa kalalım. Dur bir şarkı arası.

             


 Hayatı filmlerden ya da şarkılardan, kitaplardan öğrenmiş bir adamın en sonunda hepsini tecrübe edip sizlerle paylaşmasına tanık oluyor tarih aslında şu anda. Ben bunların hepsini yaşadım dostlarım. Blog'un sloganında 'bu başlık altında saçmalıyorum' yazdığına bakmayın. Çünkü ciddi bir şey anlatmıyorum ben burada. Hayatın kendisi mizah aslında. Ben sadece hayatı gerektiğinden biraz fazla ciddiye alıyorum o kadar. Çünkü bazı bünyeler kaldırmaz. Hayatı salladıklarını düşünseler de yatağa yattıklarında akıllarına üşüşenlerden kaçmak için yemek yemek ya da tuvalete gidip su sesi dinlemeyi denerler. Sonra üstlerine çöken ağırlık onları hayatın yükünün varlığından habersiz kılar. Bütün yaşadıklarını sorgulamayıp uykusunu deliksiz uyuyanlardır kaybetmeyenler. Çünkü amaçları yoktur, geçmişleri yoktur, hayalleri de anlıktır. Olması gerektiği gibi planlayamazlar. Her ayrıntısını düşünecek inceliğe sahip değillerdir. Çünkü bu yeteneklerini çocukken kaybedenlerdir onlar. Çizgi filmlerde hep Tom ve Jerry'de Jerry'nin hep kazanmasını istemişlerdir. Elmer'ın Bugs Bunny'i nasıl alt edemediğine gülerler. Road Runner'ın peşindeki Coyote'nin aklındakini düşünmemişlerdir; en azından merak etmezler. Ebeveynleri onları televizyonla uyuşturmaya başladığı zamandan beri artık hayaller değildir onların tek dayanakları. Sadece o an yaşanana bakıp mutlu olmaya çalışırlar. Jerry Tom'un elinden kaçıp günü kurtarmıştır sonuçta. Onlar da sütlerini içip derin uykulara dalarlar.
Büyüdüklerinde bunlar .. diye lafa devam etmeyeceğim. Konudan uzaklaşıyoruz bak yine. Halbuki şarkı arasını da yeni yapmıştık neden böyle oldu anlamadım.


 Bir insan sabır, sevgi, kin ve nefret'ten oluşur bazı tasavvufî görüşlere göre. Hayır tamam bu cümleyi tamamı ile salladım. Bence öyle fakat Tasavvuf akımı oluşturmama gerek yok sanırım derdimi anlatabilmek için.

 Derdimi yazarak anlattığımı düşünürüm. Ben kendi triplerimi kendi içimde yaşamaya devam ederken bazıları şu anda sevişiyorlar evet. Yazı iyice bozdu biliyorum birazdan toparlayıp bitireceğim söz. Bir şarkı arası daha mı versek? Hadi keyifli dinlemeler.




 Kendini bazen zamana, bazen müziğin ritmine bazen ise rüzgarın götürdüğü yöne doğru serbest bırak. İçinizdekiler kendiliğinden oluşmamıştır hiçbir zaman. Hepsi yaşadıklarımızın birer yansımasıdır. Bazılarını aklınıza getirmek istemezsiniz fakat dediğim gibi o güzel ya da yakışıklı suratın ardında yatan damar ve su yığını şeyin içerisinde birikir. Rüyalarınızı hatırlamadığınıza şükretmelisiniz bazen. Bilinçaltımızın bize süprizler yaptığı geceler içinizde bir sıkıntı ile uyanırsınız. Ruhunuz çekiliyormuş gibi hissetmenizin sebebi budur. Pişmanlık en büyük günahtır. Bunu da ben uydurdum tamam. Pişmanlıktır insanın içini en fazla kemiren, kendi kendisini yiyip bitirmesine yol açan. Haklı olduğunuzu düşündüğünüz halde bazen duygularınıza laf anlatamadığınız olmuştur sizin de. Sabır bunun için önemlidir. Pişman olacağımız şeyleri yapmamamız için. Ama benden ufak bir tavsiye. Eğer gerçekten sinirliyseniz ve sonradan yapmadığınız için içinizde kalacak bir şeyi yapmamak için sabrediyorsanız; kesinlikle etmeyin. Sonradan o hareketi yapmadığınız için pişman olacaksınız. Hey! dur bakalım. Önemli olan günü kurtarmak değil miydi? O an kendinizi ne iyi hissettirecekse onu yapın.

Başlarda iyiydi de sona doğru sıçtık iyice. Nirvana'dan Ac/Dc'ye geçmemin sonucu işte ne yaparsınız. Bazen kendimi ritime kötü kaptırıyorum. Haydi kafa sallamaya!


  



Sağlıcakla kalın. Öpüyorum sabrınızdan, sevginizden, nefretinizden, kininizden.. Siz onların hepsini dengelerseniz tam bir insan olursunuz. Sadece nefretten oluşursanız şeytan olursunuz. Sadece sevgiden oluşursanız da melek olacağınızı zannedip şapşalın teki olup çıkıverirsiniz. Amelie'ye 'seveni sikerler sikeni severler' demek gibi birşeydi bu. Küfür etmeden bir yazıyı da tamamlasam süper olacak. Bak bu şey gibi oldu. Veda edersin hani misafirlere ama konuşma kapıda yine uzar da uzar ya.
Neyse. Öperce.

Bu benim hikayemdi [Snow - Hey oh]



 Nereden çıktığını bilmiyorum. Bir yerde rastladım bu gruba. Senelerce bilinçsiz bir şekilde 'Californication' u dinledikten sonra biraz şarkılarını araştırmaya karar verdim. Meğer hayatımın grubu orada benden habersiz harikalar yaratıyormuş da haberim yokmuş.
 Bazı şarkılar vardır; size daha güzel bir şarkı sözü yazılamayacağını, artık bundan güzel bir şarkı bestelenmeyeceğini söylerler. İçiniz burkulur; hele de bu dünyaya veda ederken arkanızda içinde bulunduğu akvaryumu deniz zanneden balık misali herşeyi görüp geçirdiğini sanan insanlara güzel birkaç söz armağan edip gitmek istiyorsanız. Bütün güzel sözlerin yazıldığını düşünürsünüz.
 Ama Emre Aydın, Cem Adrian ya da Halil Sezai gibi ergen yüceltmesi şöhret balonlarını dinledikten sonra da bir düşünürüm. Bu adamlar Kurt Cobain, John Lennon, Paul Mccartney gibi üstadların harikalar yarattığı dünyaya hala eserler getirmeye çalışırlar. İşte o zaman yazasım gelir yeniden.

Lisedeyken bir dönem bu şarkıyla uyanıp şarkı bitene kadar bekledikten sonra müzik çalar'dan açmama müteakiben o zamanki sevdiceğime -hayatımda görüp görebileceğim en mükemmel insana- (şimdi nerelerde ne yapıyor kim bilir. belki de hayatın ironisi rüzgarın bizi birbirimizden ayrı yerlere atması ve birbirimizden habersiz birbirimizin parmak izlerinin bulunduğu o yarım hayatlarımızı yaşamaya alışmaya zorlamaktı. hiçbir zaman herşey bitti dedikten sonra mesaj atıp doğum gününü kutlayacak kadar yavşak olmadım. (aslına bakarsanız olmak gerekiyormuş çünkü arada sırada aklına düşmek istenen bazı beyinsiz kaşarlarda işe yarıyormuş meğer.) ama onun gerçekten de bir beyni vardı benim bile sevgiden öte saygı duyduğum. ve o hiçbir zaman benim ağzımdan 'mükemmelsin' harici hiçbir sıfatı duymadı, aklımdan da ötesi geçmedi zaten. ee hak edene hak ettiğini söylemekte üzerime yoktur. 'olur da bir gün yine seviş olur oğlum sakın ters birşey söyleme' diyenlere kulak asamadım malesef.) 'günaydın' diye mesaj atardım. Ve o da 'günaydın' derdi. Evet sadece 'günaydın' yeterliydi o zamanlar. Havalı sevgi sözcüklerine ihtiyacımız yoktu bizim. Çünkü birbirimizin gözlerine baktığımızda içimizden sevgi sözcükleri sayfalarca akıp giderdi zaten. Dilimizin ucunda olurdu; söyleyemezdik. Aşkımdan dilim tutulduğundan değil; ağzıma alacak sözcük bulamazdım sıfat olarak ona yakıştıramadım çünkü hiçbirisini. Birkaç harfin ardı ardına gelmesiyle oluşan ve gereksiz insanların gereksiz anlamlar yüklediği sözcükler yetmezdi sevgimi dudaklarımdan akıtmaya. Bende sadece gözlerine bakardım aşkla.

 Sonradan o sözcükleri ucuz fahişeleri yatağa atmak için kullandım ama. Şiirden anlamazlardı fakat 'bebeğim bitanem meleğim' falan deyince dipleri düşerdi; gerçekten onları hiç anlayamadım. Boş bakan bir çift göze sahip bir adamın sesini titretip 'meleğim' demesine biterlerdi. Çünkü gözleri gözlerinizde olduğu halde akılları.. Konuşturmayın işte şimdi beni gece gece, gayet iyi biliyorsunuzdur o tipleri. Çok özel hissediyorlardı kendilerini  -hayatının daha beşte birlik kısmını yeni yeni doldurmakta olup da hayatına giren erkek sayısını bilmeyenlerden bahsediyorum- böylece. (Ya da öyle görünürlerdi; benim için bir önemi yoktu zaten nasıl göründüklerinin. Samimi taklidi yapabilmekti önemli olan. Ve her seferinde ne kadar iyi yaptığımı görüp kendimle gurur duyardım -birisinin hala o kalkık götümü indirmesini bekliyorum evet- aşk ve sevgi hakkında gerçek bildiklerimi paylaşmam genelde. Ama bazı dengesizler ne yazıkki benimle aynı fikirdelermiş ve bunları tüm ergenlerle paylaşmış. -karşılıklı susabiliyorsanız; gerçekten seviyorsunuzdur-. Konuşmak için kendinizi zorluyorsanız karşınızdakinin üzerinde bazı emelleriniz veya onda harcayacak fazla vaktiniz olmadığı içindir.) Çünkü çoğunda 'sevgilim olur da yatarsam orospu olmam ama sevgilim değilken yatarsam orospu olurum' zihniyeti vardı. 'Arkadaş kalıp sevişme doğrultusunda ilerleyen' erkeklere karşı da her zaman zaafları olmuştur bu tip hatunların zaten. (bkz. kızların efendi adam yerine piç tercihi.) Ya da beyinleri ağızlarından akardı da ben görmezden gelirdim. Ee hata bir kere olur ikincisi zevke girer. Aaa bu paragrafı da küfürle kirlettik yine.

Her neyse; bu şarkının anlamını pek bilmezdim ilk başlarda. Öğrenmeye de çalışmamıştım. Melodisi hoşuma giderdi. Klibinde gülümseyen insanlara dikkat ederdim. Mutluluğu görürdüm hep yüzlerinde. 'Tell me baby' kadar oynak da değildi, 'Road Trippin' gibi insanı boğmuyordu da. Ayarı yerindeydi. Ve anlamını öğrendikten sonra sözleri.. Açık konuşayım; 'Tell me baby' i kirletene kadar favorim oydu (sözleri hiçbir zaman samimi gelmemişti ama birileri üzerinde -beyni ağzından akanlardan- denedim işe yaradı. hele de kendini değerliymiş gibi hissetmesini sağlamak istediğim birine söylerken) fakat 'Tell me baby' bendeki o çılgınca hayatın ritmini bozarcasına koşma hissini uyandırmaktan vazgeçip bir yalana -yalan olduğunu bildiğim halde- inanmamı sağlamasına ramak kaldığını fark edince bir daha ilk göz ağrım olan 'Snow' a geri döndüm. Çünkü 'kendini müzikte kaybedip anı yakala ve sakın bırakma. bu fırsat bir kere gelir ayağına' olayını burada kapmıştım. Bende kendime saklamaya karar verdim bu parçayı. Çünkü paylaşılmayacak kadar özeldi. Ne bir 'Bu benim hayatım' (It's my life - Bon Jovi) ne de New York'ta bir İngiliz adamdı. (Englishman in New York - Sting). Apayrıydı. It's my life'daki ortam çocuğu ya da Englishman in New York'taki dışlanmış herif yoktu. Sevgiyi anlatıyordu tarzından klişelere girmeyeceğim daha fazla. Oldukça özeldi; tanıştırandan ötürü. Üzerinden seneler geçse dahi hala zil sesim olabilme özelliğine sahip. Neyse, lafı çok uzattım; sonraki yazılarda görüşmek üzere. Keyifli dinlemeler.

Kızıl (Gelecekteki Sevgiliye Mektup)



 Kana kırmızı rengini veren madde nedir sorusuna 'ne bileyim bayrak oğlum' ya da 'fişne suyu' cevabı veren adamlar tanıdım. Komikli videolar arada sırada işinize yarar ama gece kafanızı yastığa koyduğunuzda gözlerinizin önünde o gün izlediğiniz komikli videolar değil de unutmaya çalıştığınız bol acılı oldukça dramatik anılar canlanır.
 Bu sefer konuyu dağıtmayı düşünmüyorum çünkü mevzu ciddi.

 Bir kız hayal ediyorum. Dur bir daha keseceğim. İlerideki kız arkadasıma ufak bir not.
-Sakın ve sakın bir gün seni tavlamak için blogum var dediğimde gelip bunları okuyup sevgili olana kadar ses çıkarmayıp sevgili olduktan sonra 'bu ne aşkım?' diyerek yanıma gelme. Önceki yazılarımdan birisinde 'büyük göğüslü hatunlardan hoşlanıyorum' demiştim ve o zamanki kız arkadaşım (hani buraları okuyorsundur belki ondan kız arkadaşım dedim. okumayacağını biliyorum ama küfür etmeden şu yazıyı bitirmek istiyorum. senle dar ve karanlık bir sokakta ikimiz de yalnız ve ellerimiz ceplerimizde ahmak ıslatan türden bir yağmurun altında yürürken karşılaşma sahnemize sakladım tüm küfürleri.) 'bu ne okan?' demişti. Adım ağzına en başından beri yakışmamıştı zaten. Şimdi anacağı zaman 'Allahın belası pislik herif' diye sesleniyordur. Her neyse; kendisi bacak kadar boyla seksen beden göğüslere sahip birisiydi. Yani anlayacağınız boyuna göre füze sayılmasa da ele gelir miktarda bir çift memeye sahipti. 'ee orda bahsi geçen hatun sen olamaz mısın?' diye sormadım. Birşey konuşmazdı pek. Hayır hayır mükemmel değildi; ağzı ve dili vardı. En azından dişlerini değdirene kadar hissediyordum bir dili olduğunu.  Aha esprili nükte yaptım bir de meme dedim büyü bozuldu. Birazdan küfür kıyamet gidecek burada. Neyse; siktir edin.
 Gelecekteki sevgilime not diyordum; bebeğim, bitanem, hayatım, herşeyim. (2b-2h kuralı.)  Ben bu yazıları senin kollarında uyumayı hayal edip seni bekleyerek boş boş geçirdiğim günlerde sırf zaman geçsin diye yazıyorum. Yok öyle şeyler yani. Kızılmış falan onların hepsi yalan. Ben senin saç rengine hep hastaydım zaten. Biraz kızıla boyasan değişiklik olsun kötü mü olur? Tamam sustum.
 Kızıl fantezilerim yine başka bir yazıya kaldı. Yine sıçtın hayatımın x dakikasına diye gelmeyin bana lütfen. Doların arkasındaki baykuş resmini koyup 'hepimizi sikecaklaaaar' diyen çığırtkanların 4 milyondan fazla okunduğu bir sanal dünyada yaşıyoruz. Evet sanal dünyada yaşıyoruz. Çık dışarı; karşı cinsle tanış mastürbasyonu ve gereksiz alışverişi bırak. Toplumsal vaazımı da verdiğime göre hadi bana eyvallah.

(Fotoğraf temsili ve alıntıdır.) 

Maske


 Size Jim Carrey'in oynadığı bilmem kaç senesinde çekilen o karışık buruşuk kırışık suratlı herifin hikayesini anlatan film veya aynı yoldan giden çizgi filmden bahsetmeyeceğim. Çocukluğum çizgi dizisi ile geçti; orasını karıştırmayın şimdi. Daha ona vakit var.
 Bugünkü konumuz maskeler. Yine; evet. Geçen yazımda da bahsettiğim gibi. Maskelerimiz var. Dışarıdan mutlu ve hayat dolu görünmemiz gerekiyor. Neden diye sormayın çünkü bu saatten sonra artık 'eşeğin zikinden dolayı' diye cevap vereceğimi biliyorsunuz.

 Göte şaplak olayından falan bahsetmiştim. Özet geçmeye gerek yok Feriha izlemiyorsunuz burada.

 Writing hocam konuyu çok fazla dağıttığımdan bahsetti bugün. Türkçe yazı yazarken de böyleyim diyemedim. İçimde kaldı resmen. En ufak fırsatımda bunu ona söyleyeceğim. Ders bittiğinde evine gidip akşam Kuzey Güney falan izlerken aklına gelir belki. Yok canım ne gelmesi gidip dizi izleyip yemek yeyip sevişip uyuyacak işte. Bende bu alışkanlığıma son vermek için hiçbirşey yapmayacağım. Konuşurken iyi oluyor çünkü karşındakinin ilgisine göre toparlayabilirsin ama yazımın sonuna kadar okunduğunu bilme şansına sahip değilim. Sıkıldığınızda bırakın tamam ama diğer yazılara göz atabilirsiniz. Arif'in Manchester'a attığı golü ararken nerelere gelen bir milletiz sonuçta.

 Başlıklarda da sorunum var biraz. Yazıyı okutan etmenlerden en önemlisi de başlıktır diyen 'Türk Dili ve Edebiyatı' öğretmenlerim vardı benim. Yazıya uygun başlık bulamıyorum hiç. Tek kelimelik, baştan savarcasına birşeyler uydurup altına birşeyler karalamak hoşuma gidiyor. Önemli olan işlevi hede hödö. (evet hede hödö oraya yakışmadı biliyorum ama artık uzatmadan konuya geçmek istiyorum.)

 Maske.. Güzel filmdi. Ya evet hala yazı yazacak kadar keyfim gelmedi ama yazmam lazım içimden birşeyleri atmam gerekiyor. Bende bunları bir barda hiç tanımadığım kızıl saçlı, tercihen orjinal ama gerçek olursa mükemmel olacak mavi iri gözlere sahip beyaz tenli güzel bacaklı güzel kalçalı muhabbeti hoş çakırkeyf ve saçmalamaktan hoşlanan bir kıza anlatıp sonra sabaha kadar onunla sevişip yüzünü bir daha hiç göremeyeceğim halde kollarında güzel rüyalara dalarak öğleye kadar uyuyarak geçirdikten sonra size anlatıp başınızı şişirmemin anlamının kalmamasını dilerdim. Ama hayatta istediğimiz herşeye sahip olamıyoruz. Yoksa hayatın bir anlamı olmazdı.

 Bir sonraki yazımda o kızdan bahsedeceğim evet. Maske falan yalandı birkaç satır yazıp dikkatimi dağıtmak sizin de benden daha fazla nefret etmenizi sağlamak istedim.

 Günün şarkısı falan bulamadım elime bu geldi. İyi seyirler.




 

Anlam


İçim bomboş. Hiçbir duygu yok. Ama kendimi dipsiz bir kuyudaymış ya da ona ev sahipliği yapıyormuş gibi hissetmemek için bazı şeyler yapıyorum. İnsanlar uzaktan mutlu görünüyorlar. Birkaçıyla tanışmıştım. Hayat dolu ve sevecendi tanıdıklarım. Ya da ben tanımaya çalışıyordum, onlar da kendinlerini olmadıkları bir şeymiş gibi göstermeye. Çünkü abartılı mutlulukları vardı. Benim hiç hissetmediğim kadar. Çok güzel gülenlerini tanımıştım, aynada senelerdir çalışıp hala başaramadığım kadar.
 'İşte böyle yapılıyor. Birisi resmini çekerken gülümsüyorsun. Mutlu olup olmaman fark etmez. Uyum sağlamak için.'
Ya da onlardan biri gibi görünüp kabul olmak için. Maskelerinin farkındaydım; çünkü hiç kimse o kadar mutlu olamazdı gerçekten. Abartı gülüşlerinin gölgesinde yaşayan kişilikler görüyordum. Bende kendimi yalnızlığın kollarına attım o sıralar.
 Hayvanları severim. Yiyip içip yatarlar. Arada sizinle oynamak isterler falan. Ama aç bir hayvanı oynatamazsınız. Önce onu doyurmanız gerekir. İşte tam olarak da bundan bahsediyordum. İçim o kadar boştu ki neyle dolacağını bilmiyordum. Yemek-içmek, oyun oynamak ya da seks yapmak gibi birşeyle mümkün değildi. Sevmeyi mi denemedim? Aşık mı olmadım? Hayattan zevk almaya çalışmadım mı? Hepsini yaptım. Ama hiçbirisi o boşluğu dolduramazdı. Bende vazgeçtim. Akışına bıraktım.
 Sonra bir sabah uyandığımda güneşin hiç olmadığı kadar parlak olduğunu gördüm. Giyinip kendimi dışarı attığımda her gün olduğu gibi akan o sıkıcı hayata tanık olmak zorunda kaldım. Evet sıkıcıydı ama öyle ya da böyle akıyordu. Nasıl olduğunu anlamak gerçekten güç. Bende sorgulamaktan vazgeçtim. Farkındalığımı görmezden geldim. Ne olacaksa zamanı geldiğinde eninde sonunda olacaktı. Her seferinde yüzünüze dokunmaya bile çekindiği halde parmakları ile dudaklarınızı eğip bükerek gülücükler eklemeye çalışan jokerler bulamazsınız bu hayatta.
...
Konuyu dağıtmakta üstüme yoktur. Üstteki satıları yazalı 3 saat falan geçmiş olmalı. Hadi farklı bir açıdan bakmaya çalışalım. Bu sefer konu toplum yada sizler değil; benim.

 Doğduğumda küçüktüm. Gerçekten! Bayağı küçüktüm hemde. Yeni doğmuş gibi. Hiçbirşeyim yoktu elimde, anne ve babamın bana giydirdikleri haricinde. Kendi tercihlerim değildi hiçbirisi, doğmak da dahil olmak üzere. Bana sormadılar zaten onu da. Bir baktım ışık var. Her insanın yapmaya çalıştığını ben yaptım. Işığa yöneldim. Dokuz ay on gün süren esaret sona ermişti. Herşey güzel gibiydi. Biraz soğuktu sanki. Sonra popoma bir tokat yedim. Bilim bunu ciğerlere dolan oksijenin hiç oksijen görmemiş olan ciğerin yanması sonucu oluşan fizyolojik bir tepki olarak açıklıyor. Siktirsin ordan. Götüme şaplak atıp canımı acıttılar işte. Ben orada çok acıtan bir şaplak yediğimi sandığım için ağlamıştım. Meğerse sonradan geleceklerden habersizmişim. Bunu bilsem erkekliğime orada bok sürmezdim hiç.

Hayır; anlamıyorum. Herkes Kemal Sunal filmleri izleyip mi çıkıyor sokağa? Ya da iyiler hep adil dövüştüğü için mi kaybediyor? İnsanlar hata olduğunu bildiği halde bir şeyi neden hala yapmayı sürdürürler? Ölüm gerçekten can yakar mı? Babam neden hep canı pasta istediğinde pastahaneden alıyor? Bir kızı yatağa atmak için illa ona önce güven vermek mi gerekir; 'ben seninle sevişicem ve bir gün gelecek birbirimizi tanımıyormuş gibi yapacağız' demenin daha kısa yolu yokmudur? ..
...
Birkaç şey daha var aslında anlamadığım. Hepsini yazamıyorum sadece özet geçicem sizin için.
Neden? En büyük sorunumuz bu sanırım. Neden bazen hiçbirşey mantıklı gelmez? Neden bazen hiçbirşey planladığımız gibi gitmez? Neden planlarımız hep suya düşüp sonradan başka planlarla ya da birdenbire başımıza gelen şeylerle mutlu oluruz? Bir kadına herşeyi yaptırmak istiyorsak neden onu önce güldürmek sonra da soymak zorundayız? Soyunmadan sevişmenin güzel bir fikir olduğu içgüdüsü bize neden verilmedi de öpüşmek denen şeyi icat ettik?
...
Hepimiz birileri için önemli insanlarızdır. Hepimiz. Bu dünya üzerinde soluk alabilen her nesne için geçerlidir bu. Ve birileri sizin için önemli ise sakın bunu ona hissettirmemelisiniz. Sadece yanınızda, etrafınızda, çevrenizde veya en azından kısa zamanda ulaşabileceğiniz bir yerde tutun onları. Ama gidip onlara sizin için çok değerli olduğundan falan bahsetmeyin. Gidişini hızlandırmaktan başka bir işe yaramaz çünkü. Satır aralarını tarayıp kopyalayıp bir yerlere yapıştırmaktan vazgeçin artık. Facebook iletileriniz de dahil.

Biraz birşeyler daha saçmalayacağım sonra. Kendinize iyi, güzel ve hoş bakın.

Fantezi - 1

Fantezi denince akla cennet geliyor genelde. En fantastik düşlerin olduğu yer çünkü orası. Yıllardır filmlerde 'huzur' sözcüğünün karşıtı olarak gösterilmiş bu ruhani yeri hepimiz merak ediyoruz tabiki. Gelin kısa bir hikaye okuyalım.

...

 Gözlerinin kamaştığını hissetti önce. Açamadı bir an. Yavaşça kırpıştırıp yerinden doğrulduğunda irkildi. Havada duruyor gibiydi. Ya da hava yoktu, hiç olmamıştı.
Bilincinin oldukça parlak olduğunu hissediyordu ama varlığından yoksun gibiydi sanki. Boş, temiz ve saftı. Küçük hesaplarla dolan büyük boşlukların oluşturduğu hayat değildi kafasındaki. Sanki zaman kavramından azad edilmişti. Yaptığı her şeyi saniyesi saniyesine hatırlıyordu ama hiçbirşeyi iyi ya da kötü diye ayıramıyordu. Sanki yaşadıklarının hepsi yarı gölgeler gibi görünüp görünüp kayboluyorlardı. Davranış biçimlerini sorgulayamıyordu artık insanların. Çünkü orada insan yoktu. Ve şu anda kendisinin bile insan olduğundan emin olamazdı.

...

Baharda birkaç güneşli gün gibiydi. Ve devamını istemek avucunda su tutmaya çalışmayı denemek gibiydi. Bu yüzden boşverdi...

Pişmanlık ve Sonrası

Gerçekten de pişman olacağınız şeyler yaparsanız pişmanlık ve suçluluk hissedersiniz.

Ama size karşı yapılan haksızlığa karşı verdiğiniz tepkilerin sonuçlarının sizde pişmanlık uyandırmaması gerekir.

Birisi sizi sevdiğini söylemişse ondan başka birşey beklemenize gerek yoktur artık. Sonu olacak herşey iyi gitmeyebilir. Sonu da iyi olmayabilir. Ama sorumluluklarınızı bilip uygulayabilmek sizin elinizdedir.

Gecenin bu saatinde yapabileceğiniz sadece birilerinin hayatına mutlu mesut devam etmeye çalıştığını düşünmektir.

Siz birilerinin hep umrundasınızdır. Ne kadar kötü olmuş olursanız olun.

İnsanların taktığı maskeler onların ruh halini belirler. Arkasını görmeye gerek yoktur içten olmayan bir gülüş tüm acılarınızı başkalarının yüzüne vurabilir.

Yaptıklarınız daha yapacaklarınızın öncüleridir. Bir insan iyi doğarsa iyi ölmek zorunda değildir. Duruma göre herşey değişir. Tutkular hariç.

İyi geceler. Her sabah yeniden doğan güneş acılarınızı ve günahlarınızı ısıtıp eritmeyecektir.

Madonna

nerde madonna görsem kitleniyorum. izlemem gerekiyor illa. tekno marketlerden rica ediyorum lütfen artık madonna river plate madonna bilmemne konserleri yayınlamayın o incecik tvlerinizde. madonna herkesin kendi evinde açıp izleyebileceği birşey olsun. hatuna lafım yok oturup şimdi iyi yada kötü, güzel yada çirkin yanlarından bahsetmeyeceğim.
bilmemnerde kaçta doğmuş o da önemli değil. sadece müziği ve dansı beni bu dünyadan birkaç dakikalığına alıp götürüyor.
he bide çürüdü artık evet çok yaşlı iyice çöktü.
bahsettiğim eski konserleri falandı zaten. gerçekte görsem yüzüne bakmam.
sizi sevdiğim bi parçası ile uğurluyorum. birkaç dakikalığına tropikal ada esintilerine merhaba deyin.



Zamanda Yolculuk

bir adam bara gelir ve barmenle sohbet etmeye başlar ve kendisini 'evlenmemiş anne' olarak tanımlar. barmen meraklanınca anlatır...
kendisi bir kız çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve doğumdan hemen sonra bir yetimhanenin önüne bırakılmıştır.

o yüzden genç bir kızken kendi kendine söz vermiştir, 'bir gün bir çocuğum olursa asla onu terk etmeyeceğim' diye. ama bir gün karşısına bir adam çıkmış ve onu kandırmıştır, adamla beraber olmuş ve hamile kalmıştır ve bu arada adam da ortadan kaybolmuştur.


doğum çok ama çok zorlu geçmiş, sonunda bir kızı olmuştur. doğumu gerçekleştiren doktorlar, başta rahmi ve yumurtalıkları olmak üzere bütün üreme organlarını aşırı tahribattan ötürü almak zorunda kalmış ve bu arada onun vücudunun içinde erkek organları da taşıdığını görmüş ve onu bir erkeğe çevirmişlerdir.


o hastanede iyileşmeyi beklerken bebeği hastaneden çalınmıştır... o gün bugün sokaklarda sarhoş biçimde dolaşmaktadır...
öykü barmeni çok etkiler.

zaten barmen öyle sıradan bir barmen değildir, bir nevi zamanda yolculuk ajanıdır. bizim adama, 'gel seninle geçmişe gidelim ve sen seni kandırıp sonra terk eden o adamı bul' der. adam kabul eder ve birlikte zaman makinesine biner, hamile kaldığı zamandan biraz öncesine giderler.


barmen adamı orada bırakıp 9 aydan biraz fazla ileriye gider ve hastanede doğmuş olan kız çocuğunu çalar, sonra o bebeği 18 yıl önceye götürüp bir yetimhanenin önüne bırakır.

sonra 18 yıl ileri gider ve adama geri döner.
adam o sırada bir genç kızla birlikte olmuştur. adamı alır ve bugüne geri getirir.

aslında adam, kendi kendisinin hem annesi, hem babasıdır. ve biraz sonra anlarız, barmen de adamın biraz daha yaşlanmış halidir sadece.
öykünün sonunda barmen, vücudundaki sezaryen izine bakar ve 'ben nereden geldiğimi biliyorum ama peki ya siz zombiler, siz nerden geliyorsunuz' der, öykü biter.

Sigara İçen Kadınlar




''uzun bacaklı, kotun yakıştığı biri, üzerinde de sadece bi tişört. beyaz üzerine, 70’lerin punk kültürünü andıran bir baskı. dikkati çekti hemen. garsonu narin bir el hareketi ile çağırdı (anlatmaya çalışayım. gözler kısık, elini çok kaldırmadan, orta ve işaret parmaklerı diğer parmaklara göre daha üstte). birası geldiğin zaman, kül tabağı da istedi. ''işte'' dedim ''hazır ol, şimdi bir kadına aşık olacaksın''… çantasıdan çıkardı paketini, reklam olmasın diye markasını yazmıyorum ama eğer sigara içseydim, ben de o markayı içerdim. daha maç başlamadan attı golü yani. o da ne, tek bir sigara kalmış. bir an asıldı suratı. şeytan diyor koş hemen köşedeki markete, yap jestini. saçmalamadım tabi o kadar. yavaşça kalktı, istiklal'e doğru döndü. az önce aklımdan geçeni kendisi yaptı. iki paket almış hem de. birini çantasına yerleştirdi, diğerini masanın üzerine koydu. bana bak, ben de hafiye gibi takipteyim. neyse, yaktı sigarasını. yani öyle bir beklemişim ki, utanmasam alkışlayacağım. pakette kalan son sigarayı yaktı. paketi buruşturdu, masanın üzerine bıraktı. hani bazıları sürekli saçıyla oynar ya, bu sigara paketiyle oynuyor… birasından yudumları alırken, bakışlarımı yakaladı. hahaha rezalet. hemen kafayı çevirdim, daha da komik oldu tabi. yeni aldığı paketi de açtı. narinlik akıyor üzerinden, sanki piyano çalıyor yelloz. yelloz dedim ama haketti yani. öyle üflenir mi o duman ? bitirdin be bitirdin. al bunu, eve götür, hiç dokunma. ciddiyim, bütün gece sigara içir. o sigara dumanını üfledikçe, ben çereze yumuldum, o yeni sigara yaktıkça, ben yeni bira söyledim…

eksi sözlük'ten alıntıdır..