Sayfalar

Gölgesiz Birey - Deli

 Back in black
 I hit the sack
 I' ve been too long I' m glad to be back
 Yes I' m, let loose
 From the noose

 Kafamı gömdüğüm yastıktan kaldırıp bir an önce ayılmam gerektiğini söyleyen zil sesime biraz kulak verip tavanı seyrettim. Göz kırpmak geçti içimden bir an. Çünkü her gece yatmadan önce konuştuğum o kireçli duvarın cana gelmiş olması olasıydı.

 Aradan çok uzun zaman geçti sanırım. En son tabutumun kapağıyla konuşurken birden vazgeçip kırıp hayata atılmaya karar vermiştim. O gün hayatımın dönüm noktasıydı diyebilirim en azından. Çünkü o andan beri yaşadığım herşeyin sona ermiş olması ve şu anda aynada kendime baktığımda yaşlanmış göründüğümü hissetmem açıklayıcı.

 Terk edildim sanırım bir kere.

  Ama terk edilme korkusu denilen şey artık hiçbir şekilde besleyemediğim duygu. Çünkü ben kaybettikten sonra elimdekinin değerini anlayan bir insan olarak severse sever, sevmezse sevmez mantığında ilişkilerimi yürütürüm ve sonra bir bakmışımdır ki kuş çoktan kafesi terk etmiştir. Ondan sonra sancılı dönem başlar, bağlar koparılır, geri dönme ihtimali bile yok edilir karşı taraftakinin. Çünkü terk edilmeden daha çok kaybetme korkusu denen birşey vardır. 
 Günümüzde erkekler kızlara göre eş bulma konusunda biraz daha şanssız durumda. Ülkemiz ve yaşıtlarım için konuşuyorum (18-23) çünkü bu yaşlarda biz erkekler olarak (lan tamam sadece ben kendimi baz alıyorum) biraz seçici davranırsak eğer o kişiyi özel bir yere koyup o kıza diğer kızlardan farklı bir gözle bakıyoruz. Sonuçta özelleştirip, yüceltmiş oluyoruz. Ha yaptığım hata mıydı? Hata işte kimse yüceltilecek kadar kusursuz değil tabi. Belki bunu karşımdakine hissettirmem ama her birlikte olduğum kadına sırılsıklam aşık olurum zamanla. (Evet o yüzden her seferinde balık burcu olmam gerektiğini savunmuşumdur zaten) Bu noktada sırılsıklam aşık bir adamın terk edilme korkusu olması gerekiyor değil mi?
  Değil işte. çünkü maymun gözünü açtı ağalar. Belki şimdi anlatacaklarıma karşın ''aşk bir kere yaşanır ve sen onu yaşamışsın, ders almışsın, diğerleri saplantı ya da saçmalık sadece'' diyebilirsiniz. Ama yine de anlatayım ben.
 Mükemmel bir adam değildim, 1.90 boyunda, sarışın, renkli gözlü, adonisli, (adonis var da diğerleri olmayınca anlamsız kalıyor), spor arabalı bir adam değilim yani anlayacağınız. Ve bir kız için dünyaları yakacak kadar gözümü de karartmadım hiçbir zaman. Fakat aşk için yaşayan insan modeline birebir uymuşumdur kendimce. (Birisi için dünyayı yakmak apaçiliktir, aşk değil bu arada.) Ve ben ergenlik dönemini bunalımlı bir şekilde geçirirken hayatıma birisi girdi. Düzeltti, bunalımdan kurtardı, bir nevî büyüttü diyelim. Ve ikizler burcu erkeği'nin güzide niteliklerinden birisi olan 2. anne arayışıma yanıt vermiş bulundu. Biz çok iyi 2 dost iken birlikte olma kararı aldık. (Kafama sıçayım ne diye en iyi dostunu kaybetme riskini göze alırsın ki) her neyse, 1 aydan fazla süremedi zaten ilişki dediğimiz ama aslında sadece aramızdaki dostluk ilişkisine kıskançlık ve çekememezlik eklediğimiz o yaratığımsı rahatsız edici olgu. Ve bitti. Bitmesine yakın terk edilme korkusunu köküne kadar yaşadım. Düşünsene; ergen bunalımındasın ve bir kız gelip seni kurtarıyor. O kız hayatından çıktığı zaman bir daha boşluğa düşme, bunalıma girme korkusu yaşayacağım. Bu yüzden korktum. Biraz sancılı bir ayrılık dönemiydi açıkçası. 

 Ve ben o ilk darbeden sonra bu duyguyu beslememe kararı aldım. Tabi sonra hayatıma giren her kıza aynı duyguları besledim, deli gibi aşık oldum, savaştım, hepsine aynı insaniyeti ve özeni gösterdim, korudum, kolladım. Ama hiçbir zaman gitmek isteyene de 'dur' demedim. Çünkü benim bu olguyu fark ettiğim gibi bunu kullanan insanların olduğunu da fark etmem zor olmadı. Ve nedense de hep öyle kızlar da buldu beni. Aslında hayatımın ne kadar bohem bir şekilde olduğunu bilseniz daha kolay açıklardım da; neyse. Sonuçta; asosyal takılan cool bir adamın herşeyi olacağını bilen kızlar gelip kendilerine aşık ettikten sonra giderler. Karşıma çıkan kızların birkaçı bu özelliğimi kullandılar fakat bilmedikleri şeylerle karşılaştılar her zaman. Benim onlara yalvaracağımı, herşeyimin o olacağını söyleyeceğimi falan zannettiler. En yakını birkaç ay önceydi işte. Sevdiğimi içten içten hissettirirdim, bir gün yüzüne karşı yalnızlığa düşmekten, boşluktan vs bahsettim. 1 hafta geçmeden yedek konumuna düşeceğim hissine kapıldım. Terk edilme değil, bağlandığını da biliyordum fakat başkasına gözü kaymış bir insanı yanımda asla tutamazdım. Ve gözlerimi kapatıp yapmak zorunda olduğumu bildiğim şeyi yaptım.
 Bir kişinin değil, yalnızlığa çarenin vazgeçilmez olacağını ona gösterdim. 'terk ediceksen yol orda' dedim belki de bu zamana kadar yanında kendimi en iyi hissettiğim insana. Belki hala da severim, bilemiyorum fakat hiçbir zaman o bir gün giderse ben ne yapacağım diye düşünmedim. Çünkü yalnızlığa alışmıştım, geri dönüşü yoktu ve ben hayatımda bir kız varken kendimi 'yalnızken daha mutlu hissediyordum sanırım' diye avutuyordum.


 Sonra telefonum çalmaya başladı. Bu seferki alarm değildi çünkü Pearl Jam'den ''Alive'' diyordu. Açtım. Kısık gözlerle uzaklara bakıp odaklanmaya çalıştım. Beynim hala uyanmamış ama geçmişin yargılarını kafamda gezdirebiliyordum. 40 saniye falan süren bir telefon konuşması. Gereksiz şeyler. Kapatıp kafamı tekrar yastığa gömdüm.

 Frusciante dinleyip bütün gece camın önünden havanın aydınlanmasını izliyorum ve durmadan birşeyler karalıyorum. Ha; diyeceksiniz ki bu kadar sefil bir hayatın mı var? Hayır tabikide. Gün doğunca bazen salı günleri okula gitmem gerekiyor. Geceden uykusuz olan bu bünye sabah 11'e doğru bilgisayar masasını terk edip kahvaltıya çıkıyor ve pastanedeki kızla 2 çift laf ediyor peynirli poğaçasını kemirmek için beklerken. Sonra geri dönüyorum ve saat 1'de olan ders için 20 dakikalık uzaklıkta olan yola 12.50'de çıkıyorum. Sınıfa haliyle geç girdiğim için üzerimdeki o meraklı bakışlar. Neyse ki hocaya geçen dönem bir konuda iyiliğim dokunmuştu; birşey söylemiyor ve geçiyorum en arkadaki bilgisayarlardan birisine. O manyak hızlı internetin tadını çıkarıyorum saat 15.30'a kadar. Evet hafta boyunca dışarı çıkmayan bünye için oldukça süper bir eğlence bence. 

 Sonra kantin denen bir oluşum var ya hani üniversitelerde; oraya uğruyorum. Eski sevgililer, zamanında yazılmış ama sonradan ciddi birşeyler dönmeden vazgeçilmiş hatunlar.. Selam ehehe naber ben geldim? Kimsede ses yok tabi benim bu tarz bakışlarıma karşılık. Herkes kendi hayatında. Şu hayattan birşey anladım ki bir çift memen varsa asla yalnız kalmazsın hacım. Çünkü biz erkeklerin 'yoklukta gider' prensipleri üzerine çalıştığımız her an yokluktaymış gibi davranma tribimizden dolayı. 

 Eh sonra da birkaç hatun keseyim bari diyorsun elinde 2 petito ve bir sıcak çikolata ile yalnız otururken. Ah bak şu kızıl güzelmiş. Her ne kadar kara kaşlı kara gözlü olsa da şu sarışının da gideri var gibi. Ama memleketinde kimsenin bakmadığı bu yaratıklar burada nedense prenses hissediyorlar kendilerini. hadi onun saçı sarı ya da kızıl; benim için ilgi çeken bir yanı var. Peki sen neyin tribindesin ey böcek karası kız? Tipine baksanız yüzüne sıçmazsınız o derecedir ama bir bakış attığınızı yakalamasın! Anında 'karşıdaki dağları ben yarattım ama imar izni vermedi belediye' tribine girerler. Sanki babası dedesi köyde eşşek siken benim amına koyim. 

 Bu mide bulandırıcı ortamdan da yol alıp sakince dere kenarına iniyorum. Saat olmuş 17.00 falan. Akşam olmasına az kaldı. Birazdan buralar yiyişen çiftlerle, gitarlı mızıkalı abaza gruplarla dolacak. Bira içip kendilerini özgür zannederken şarkılar söyleyip bağırıp çağıracaklar. Sonraki gün ise telefonda aynı muhabbet. 'Baba bana biraz para göndersene bitti de burada zorlanıyorum parasızlık yüzünden'. Özgürüz değil mi gençler? Kimlik göreyim gençler. Alkol aldık mı gençler?

 Sikerim suyunu da deresini de deyip kurbağaları izlemeyi bırakıp okula geri dönüyorum. Ah; ikinci öğretimler gelmiş. Parası neyse verip de bu saate kadar uyuyup gelen kızın güzel olmama ihtimali var mı? Hepsi güzel anasını satayım. Özellikle iibf etrafına kamp kurmuş mühendislik erkekleri arasında bir yer bulursam oturup keyfini çıkarmaya çalışıyorum. Güzele bakmak sevapmış diyorlar; orasını yaratan bilir elbet ama güzele bakmanın kendini iyi hissettireceği konusunda her türlü platformda tartışmaya açığım. 

 Aha o geliyor uzaktan uzaktan. Anna Karenina olsa size burada tasvir ve betimlemelerimle anlatırdım ama değil. En azından ilgimi çekebiliyor işte. He bu arada gördüğü her dişi canlıya yazabilen o abaza tiplerden de değilim yani eskilerime bakarsak pek 'patates' diye tabir edilebilecek hiçbir albenisi olmayan, çirkinlikte gollum ile yarışacak tarzda kızlar da yok yani. Hiç boşluğa düşüp de can sıkıntısından biriyle çıktığım olmamıştır açıkçası. Biraz boy ortalamasını kısa tuttuğumu fark etmiştim geçen günlerde o kadar.

 Ama o da tüm Türk kızlarının aynı tornadan çıkmış gibi 1,55-1,65 arası olmasından kaynaklanıyordu. Ben de iyice bokunu çıkarıp ortalamamı 1,57'ye yakın tutmuş olmalıyım ki; her seferinde bellerini kavramak için eğilmekten kamburum çıkacaktı nerdeyse. Allahtan ben de sırık gibi uzun bir adam değildim ki; yakışıyorlardı hiç olmazsa yanıma. Erkekle kız arasında 15 cm idealdir; genel kültür olarak kalsın bu aklınızda. Çünkü aşk sayıları sorun etmez. Ama günümüz şartlarında kezbanlarımıza göre tabiki erkek uzun olacak. Ha; bir de 1,55 boyuyla 1,90 sevgilli isteyenler var (ki bunlar kara kaşlı kara gözlü sarışın kezolar grubuna dahildir) onları Allah ıslah etsin ne diyeyim. ayakta rahatça ağzına alabilmek için 1,90 erkek istiyor bak hele bak. Bir de adonis falan diyorlar. Sandalyeye oturtsan ayakları yere değmez cimcimenin. 

 Her neyse; ben bunları anlatana kadar geldi bile. Oturduğum yerden bi saattir geldiği yolda onu süzdüğümü fark etmesin diye gözlerimi başka yöne çeviriyorum ve o arada birbirine yazan öğretim görevlileri ve onların yancıları olan yalaka öğrenciler görüyorum. Anna ile de tanışıklığımız var gibi. Her neyse bu sırada Anna Karenina'm artık gözlerimi kaçıramayacağım bir açıya gelmiş oluyor ve beynimde 'herşeyi siktir et ve sevdiğinin peşine git' sözü yankılanıyor birden. 

 'Sohbet 90 saniyeden uzun sürmemeli' diyorum içimden. Eğer telefonda görüşüyor olsaydık; bu süreç 40 saniye olacaktı. Ama şimdi o güzel yüzünü izlemenin hatrına 50 saniye daha fazla harcayabilirim. Götü kalkık bir piç olduğumdan değil; sadece benim onla ilgilendiğimin farkına varması için oldukça erken. Sabrı en son sevgilimden öğrenmiştim. Gerçi yaşayarak değil; sadece bana 'sabrın sonu selamettir' dedi ve bende ibret almıştım.

 O 90 saniye 78 saniye falan sürdü. Nerden mi biliyorum? Kronometre tuttum. Hayır; akıl hastası falan değilim ya canım çok sıkılıyor sadece. Havadan sudan konuştuk işte. Facebook'taki şeker patlatma oyunundan falan bahsettik. Sonra 'senin dersin yok mu? gitsene yaaa' dedim tüm tatlılığımla. Bu tiple ne tatlılığı yapmaya çalışıyorsam amk. 

 'Var evet gidiyorum zaten kovuyorsan hıh' dedi. Lan yanıma oturtup başımı göğsüne koyup 'ne kovması aptal ben bir ömür seni seyretmek, her sabah uyandığında beni o gülümsemen ile iyileştirmeni istiyorum' diyesim geldi. İçimden bunları geçirirken dışımın da 'neden bunları söyleyemiyorum hemen şuanda' diye ağlayası vardı açıkçası. Samimi bir ilişkim olmayalı seneler geçmişti. Olanla da hayvan gibi ayrılmıştım gerçi; evime döndüğümde arada dışarıda görüyordum ve gördüğü yerde sikine takmıyor ve yanındaki hödüğe daha da çok sarılıyordu koala ayısı gibi. Ondan sonra olmuş olan ilişkilerim de ya samimiyetsiz ve çıkar ilişkileri ile doluydu; ya da birileri tarafından terk edilmiş ve hayatlarında yeni birisiyle mutlu olacaklarına oturup eskisi için ağlamakla meşgul olan kızları barındırıyordu. O ilişkilerin hepsinde aynı şeyi düşünürdüm. Yalnızken daha mutluydum sanki? 

 'Ne kovması yaa şapşik saçmalama ehehe' dedim. 

 Filmi burda durduruyoruz bir dakika. 

 'Şapşik' de nedir amına koyayım. O an ağzımdan çat diye çıktı işte. Gece tivitır'da çok takılırsan olacağı bu amk. İlişki trollerinin betimlemeleri beni bu hale getirmişti. Yaz haneme -2 puanı hemen. 

 Her neyse; gün ışığım dersine gitmek için vedalaşma sözcüklerini etti ve samimi bir 'görüşürüz' aldıktan sonra fakülte binasına doğru yola koyuldu. Hay amk yine yalnız kaldık ya. 

 Kalktım, kulaklığımı taktım ve Metallica'dan Whiskey In The Jar dinleye dinleye dere kenarına geri döndüm. Geçen sene yazları haftanın 3 gecesi şu derenin kenarında oturup yıldızları seyrederek şarap içtiğim arkadaşımı bu yaz trafik kazasında kaybetmiştim. Birden yeniden onu anımsadım. Benimle aynı kaderi paylaşıyor gibiydi aile konusunda. İkimiz de istenmeyen çocuktuk ve hiç 'neden hep ben' sorusunu sormaktan çekinmezdik. 

 Onun anısına hafta sonuna doğru bir akşam gelip burada bir şarköy içecektim. O şarabın hep lanetli olduğunu düşünmüştük. Neden bilmiyoruz ama 'köpek öldüren' türünde olmasına rağmen bizi çeken bir yanı vardı hep. Pisliğin teki olmasına rağmen çekici olan şeyler için 'şeytan tüyü var' denir. Sanırım bu şarap tamamen öyleydi.

 Çok çok uzattığımın farkındayım. Ben bunları yazmaya başladığımda saat 4.50 falandı işte. Bir an kafamı ekrandan kaldırdım ve havanın iyice aydınlanmış olduğunu gördüm. Kafamda hala dün gece içtiğim şarabın ağırlığı var. Yalnız başıma nasıl buraya kadar geldim hatırlamıyorum ama şimdilik güvendeyim. 


 Sonra alarma kulak verdim. 


Back in the back
Of a Cadillac
Number one with a bullet,
I'm a power pack
Yes, I'm in a bang.






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder