Sayfalar

Yargıç

  Affet-2 olarak düşünmüştüm aslında bu yazının başlığını.. Affet'te nasıl başlıyorduk;

Dur dur. Kimseden af falan dilemiyoruz. Kimseyi kırdık da darılmasını da istemiyoruz.

 Tamamen yalan diyemem fakat gerçekleri yansıttığını da söyleyemem. Şişenin daha başındayken söylediklerim dışa yansıtmak istediklerim olabilir. Ne kadar uzun olursa olsun bence sonlara doğru doğruyu söyleyebileceğimi düşünüyorum. Evet; oturdum tek başıma içip yazı yazıyorum. Hani o kadar yalnızım ki hücrelerim kendi kendini imha etmeye başladı. İçmeyeli yıllar oldu diyebilirim. Adam akıllı oturup sarhoş olamadım çünkü bedenime olan saygım arttı ve zarar vermek istemiyorum. Fakat o kadar çökük duruma geldim ki birkaç nöron kaybını göz ardı edebilirim bu gece sanırım.

 Psikoloğa gitsem sadece 'bunalımdayım ve ne olduğunu bilmiyorum' diyebilirim sanırım. Sonrası beni sebzeye çevirecek haplar, telkinler. Fazlasının elinden gelebileceğini bilsem gidip onu da delirtirdim sanırım. Sorunun ne diye sorsalar; dür amel defterimi ver elime tek tek açıklayayım derim fakat şimdilik hayatımdaki bu savrulmuşluğun bir cevabı bende yok. Alkolü tedavi olarak kullanmayalı çok olmuştu. Kendime verdiğim sözü de bozmuş oldum böylece. Bir daha alkolden beni uyuşturmasını değil eğlendirmesini bekleyecektim sadece. Fakat değil içten bir gülümseme; kalbimin bir şekilde ısınabileceğine bile hiçbir şekilde inanamıyorum artık.

 Başlığı 3. kere değiştirdim aynı yazıda. En son halini göreceksiniz; öncekiler bende kalsın.

 Neden boğuluyorum bu şehirde 4 senedir bilmiyorum. Cennetin en güzel tasviri bulutlardı bence tüm o filmler ve resimlerdeki. Fakat burada gökyüzü yok azizim. Kafanı kaldırdığında göreceğin, şekillere benzetip hayal kurabileceğin o pamuk pamuk bulutlar yok. Nefesini kesecek güzellikte yıldızlar yok geceleri. Hücre hapsi yemiş insanların bir araya toplandığı bir ütopya sanki burası. Kimisi görmezden gelip kaderinin ona sunduğu bu cezayı çekip bir an önce bitmesini bekliyor; kimisi sadece mutsuz oluyor; kimisi de çatlak betonun bir köşesinden yüzünü güneşe uzatan bir çiçek gibi mutluluğu yakalamaya çalışıyor. Ve alışırken her geçen dakikada aslında daha verimli geçebilecek gençliklerini harcıyorlar. Mutsuz buradaki insanlar. Etraflarına neşe saçmıyorlar. Ama kimse de kimseyi kendi bataklığına çekmeye çalışmıyor. Herkes kendi mezarında tabutunun kapağını tırmalıyor. Sanki mahşeri bekliyorlar. Ölemiyorlar; zaten ölüler. Kimisinin tercihi, kimisinin zorunluluğu.

 Aldığım cevap hep aynı. 'Sen mutluluğunu özlüyorsun. Bu yüzden karamsarlığın ve umutsuzluğun.' Umutsuzluk sözcüğünün bende yerinin olmadığını söylüyorum her seferinde. Hayır; bu seferki filmlerden bir alıntı falan değil. İçimde beslediğim tek duygu umut. Yeşermesini sabırsızlıkla beklediğim. Herkesin kendi tabutunu tırmaladığı bu oyunda kazananın tek olmadığını görebiliyorum en azından. Ve sonraki seviye aynı haritada daha zor bir canavar değil. Kaleden prensesi kurtardıktan sonra marionun başka bir kaleye ışınlandığı oyunlardan değil bu. Can hakkın tek. Bir kere sıkabilirsin kafana; ya da bileklerini bir kere kesebilirsin dikine. Fakat kimisi inancından yapamıyor, kimisi korkularından. Arkada bıraktıklarının üzerinde duaları, ümitleri, hayalleri olduklarının farkındalar. Belki de öldükten sonra bunların hiçbirisinin önemli olmayacağının farkında değiller. Kafasının içinde fısıldayan sesleri kimse dinlemek istemiyor. İçlerindeki şeytanları susturmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

 Herkesin günahı boynuna; giden gidiyor da sanıyor musunuz ki kalan kalabiliyor. Giden de ölüyor aslında kalan da. Arkasından el salladığın gemi ufukta kaybolduktan sonra bir sigara yakıp biraz daha seyrediyorsun. Sonra işine gücüne bakmak zorundasın. Hayatını yaşamak zorundasın. Çünkü o geminin artık sana fayda getirmeyeceğini biliyorsun. O artık onun macerası. Yoluna varır ya da o uğurda batar; bu olasılıklar onu kullanan kaptanın tecrübesine ve geminin kaderine bağlıdır. Geride kalanın sigarası bittikten sonra artık o gemi için yapabileceği hiçbir şey kalmamıştır. Dumanı da gözden kaybolduktan sonra ağır adımlarla kafasını eğip kendi hayatına döner geride kalan. Artık gidenlerinin değil; kendi hayatının yasını tutma zamanıdır.

 Ruhunun bedenini terk ettiğinde geriye sadece aciz bir et parçasının kaldığını düşündün mü hiç? Hani aniden bir kabustan uyandıktan sonra gözlerini açar fakat hareket etmekte zorlanırsın ya, işte bu durumu tecrübe edebileceğin tek an odur. Öldükten sonra insan bedenini ortadan kaldırırlar. Kimileri ölülerini gömer, kimisi mumyalar, kimisi yakar. Kimse görmek istemez o yaradılışı toprak molekülleri içeren çamur parçasını. Çünkü hiçbir şekilde iletişime geçemeyecektir onunla. Ruhudur insanı yaşatan. Hissettiren; duygulandıran. İletişimdir bir varlığı canlı yapan. Ve ruh terk ettiğinde o bedeni; sadece geriye duyular kalır. Görebilirsin ama konuşamazsın. Hissedebilirsin ama tepki duyamazsın.

 Ruhumun kaybolduğunu söyleyebilmem için hislerimin de yok olmasını bekliyorum aslında. Duygularımın tamamen öldüğünü, küllerinin altında yeniden doğmasını bekliyorum fakat hislerim hala bedenimi ayakta tutmaya yetiyor. Tıp terimlerini kullanarak anlatmak zor geliyor fakat duygu ve his farkını az çok hepimiz biliyoruzdur. Beni ayakta tutan sevgim, hırsım, tatminsizliğim, öfkem ve egom değil artık. Korkularım, öfkem, bilinçsizliğim ve acım diyebilirim. Duygulara verilen tepkiler aslında dışa vurumudur bunların. Hayatta kalmak için bedenimin ihtiyaçlarını karşıladım sadece uzun bir süre. İbadet etmedim, tanrıya sığınmadım. İçimdeki en ücra köşelerde sakladım beni hayatta tutmaktan ötesini yapacak olan şeyleri. Bir insanı kendimden geçercesine sevemedim. Belki de uğradığım hayal kırıklıklarının bir enkazıydı bu fakat hiçbir zaman inanmadım bir insanın beni değiştirip bir kimyasal reaksiyonun çıkanlar kısmına dönüştürdüğüne. Kendime has özelliklerim duruyordu, bir reaksiyon geçirmiştim, değişime uğramıştım. Fakat hala kendimdeydim. İçgüdüsel olarak hala hayatta kalabilme yetilerine sahiptim. Şükretmeliydim; hala insan olabildiğime. Ruhumun bedenimi terk etmediğine.

 Hiç arabesk dinlememiştim mesela. Müslüm'e, Orhan'a, Ferdi'ye karşıydım eskiden. Konfeksiyon atölyelerinde bir ömür geçirenlerin 7/24 aldıkları bu uyuşturucuya alışmak istemiyordum çünkü. Hayatı çekilebilir kılıyor diye tanımlıyorlardı. Birkaç sigara, biraz alkol ve biraz müzik yeterliydi benim hayatımı çekilebilir kılmak için. Müzik olarak da Rhcp'ye tapıyor, Eminem diye bir gerçeğin varlığına inanıyordum. Hani 'kulağıma ne hoş geliyorsa onu dinliyorum' kavramını yaşıyordum. Sonra birşey öğrendim. Müzik dinlerken sözlere dikkat ediyorsak mutsuz, melodiye dikkat ediyorsak mutlu bir ruh halindeymişiz. Bunu bildiğim halde senelerce neyine dikkat ettiğini önemsemeden şarkılar dinledim. Ama şuanda Müslüm baba

''Çünkü sen çölüme yağmur oldun
Sen geceme gündüz oldun
Sen canima yoldaş oldun
Sen kışıma yorgan oldun''

diyor. Ne için dinlediğimin bir önemi olmadığının bilincindeyim fakat dikkat ettiğim tek şeylerin sözler olduğunu fark ettim.

 Şişenin yarısına gelmiş olmama rağmen içimde hala sakladığım şeylere ulaşabileceğime dair bir işaret bile yok. Öylesine derine gömülü duygularımın olduğunun farkındaydım da zaten. Seneler önce içtiğim litrelerce şarabın dışarıya çıkaramadığı, zihnimin en derin köşelerinde saklanan şeyleri dışarı çıkarabilecek kadar güçlü bir çağırma büyüsü bile olmadığını düşünüyorum. Dokunmaya çalışanın zarar gördüğü, benim anlatmayı her düşündüğümde karşımdaki insanların ilk kelimelerini duyar duymaz korkmaya başladığı. Hayır; korku filmi falan değil bu. Cinler, periler, ruhlardan da bahsetmiyorum. Bence sadece birkaç hayal kırıklığı üzerine gelmiş hayat trajedisi bunlar. İnciteceği insan da benim aslında. Taşıyanı benim, ağırlığını omzunda hisseden.,


 En güçlü sevgi duyusunun bile ego üzerine kurulu olduğu bir dünya üzerinde insanların acılarından kurtulma yöntemlerinin sadece kendilerinin sahip olduğundan daha büyük bir acıyı duyup ona üzülme ve kendi acısını hafifletme isteği çok bencilce bence de..

 Gerçekleri yüzüne vurmadıkça bir insanı asla doğru olduğuna inandığı yanlış yolda hatalar yaparak yürüdüğüne inandıramazsınız.

 Aslında bu yazının başlıklarından birisi de 'Sen öyle dur ben sana hayat olucam' dı. Hadi günlüğe biraz göz gezdirelim bununla ilgili ne varmış bakalım.


 3 sene oldu. birinin gözlerinin içine bakarak 'seni seviyorum' demeyeli.

3 senedir bir kalbi saramadım. ya da şairane bir şekilde söyleyeyim.
seneler geçti saramadım bir kalbi.. dokunamadım bir ruha tenden önce...

Hayallere tutunarak yaşamak sadece öfke, hırs ve kibir biriktirdi ruhumda.

''Okurken aksın yaşlar; düşsün yanaklarına..''

 Bir ilişkiye hazır hissedemedim mesela kendimi hiç. Ne zaman dönüp baktıysam; bir ilişki içerisindeyim. Kendimi bu yüzden hiç mutlu hissedemedim. Çünkü fedakarlık, özveri, güven yoktu. Hani sırf yarının getireceğini görmek için hayatta kalırsın ya; sonra hayat sana aslında değiştiremediğin her günün aynı olduğunu, önemli olanın andan zevk alman gerektiğini söyler ya..

 Tam sevemedim. Peşinden koşamadım çünkü. Tam özleyemedim. Kolay ulaşabildim çünkü. Tam ölemedim. Sevgiyle doğmamıştım ki onu bulunca öleyim..

 Ve sonra öldüm. Et olarak yaşıyordum ama sadece nefes alıp verebiliyordum. vücut ısım sabitlenmiş, kan basıncım değişmiyor, karnımdaki kelebekler ağzımdan uçup gitmiş; geri de gelmemişti bir daha.

 İçimdeki tüm duygular öldü. Farkındaydım ateşimin söndüğünün.

 ''Denizlerin dalgasıyım, ben halkımın kavgasıyım
 yarınların sevdasıyım, yenilmedim ki''

 Sadece kalbimin anka kuşunun tamamen küllere gömülmesini bekledim. Hiçbirşey hissetmiyordum.

 Farkına vardığımda birşeyler yapmam gerekiyordu fakat yapamıyordum.
Fakat pes de etmedim, yiğit ölmezdi kolay kolay. 

 Kalbimi öldürmek için beynimi uyuşturmuştum. Anestezik etkiyi atmak için önce kusmalıydım. Beynimden gelen bütün narkozu atmalıydım vücudumdan. Fakat yapamıyordum.

 Sadece yeniden sevebileceğime inanmıyorum
 Bir ruha teninden önce dokunabileceğime
 Gülen bir çift gözün kalbimi ısıtabileceğine 
 Kafamı eğdiğim her yerde papatyalar görebileceğime
 Islığımda yağmurun şarkısını söyleyebileceğime
 Öptüğümde bulutları tadabileceğime..

 Yalnız kaldığımda ağlayabileceğime inanmıyorum

 Şefkatli kolların beni sardığında güçlü görünmeyi bir kenara bırakıp içimdeki külleri gözyaşlarımla beraber dışarı atabileceğime inanıyorum sanırım.

 Baktığımda gelecek görmek istiyorum ben.
 ''Yeniden doğdum bebeğim ben!'' demek istiyorum.
 ''İlk aşkım olmanı ve ölene dek kalbimi sarmanı istiyorum'' demek istiyorum.

 İşte o zaman dökülür bu acıyla yok olmuş kalbimden 'Kanadını ört üzerime üşüyorum bu kirli dünyanın kötülüklerine' sözü ağzımdan meleğim.


 Erken baş ağrısı ve gülüp yüksek sesle şarkı söyleme isteği doğuruyor sarhoşluk bünyemde. Ben gidip biraz daha dünyanın çiçekli bahçelerinde koşup şarkı söyleyeyim. Kafamın içinde yaşadığım hücre hapsi bittiğinde bunların hepsini unutmuş ve hatırladıkça gülümsüyor olacağım. Sondan önceki kadehi de sağlığınıza kaldırıyorum insanlık! Sarhoş olduğum için arayıp ağlayacağım kimsem de olmadığı için vurur kafayı yatarım birazdan. Daha fazla kafaya takmam gereken bir durum yok sanırım. En azından şimdilik şunu söyleyebilirim.

 Erkek adamın kalbi kırılmaz; olsa olsa vaziyete canı sıkılır.

Canımızı sıkan tüm vaziyetlerin şerefine dostlarım...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder