Sayfalar

yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kapalı

 Bütün gece boyunca şafak beklenir sadece, hani gecenin en karanlık anında doğup da tüm dünyayı aydınlatacak olan o ışık gelecektir ya..

 Umut sadece dört harfli bir kelime; bazı hayatlarda hiç geçmeyen. Sadece kaybetmiş, dibe vurmuş, yaşanmamış ve yaşanamamış olanlar için sadece arkasında pişmanlıkları bırakıp giden; buralarda pek bulunmayan...

 Bir süre sonra kırılacak bir kalbinin bile bulunmadığını fark ediyorsun. Dışarıdaki dünyanın verdiği savaşın sadece tanığı olup; içindeki savaşa ev sahipliği ve başkomutanlık etmek zorunda kalmak hiç umudunun olmamasından daha fazla acı verebiliyor. Ne kadar az umarsan o kadar az hayal kırıklığına uğruyorsun sonuçta.

 Geçmişini, hayal kırıklıklarını içine duvar örüp gerisine kapatırsan; güneş girmeyen eve doktor da giremez duruma gelir bu sefer. Kalbinde biriktirdiğin hayal kırıklıklarının bir gün gelip de sana taşıyamayacağın kadar büyük bir yük haline geldiğini düşünsene.

 Bu durumdayken sana sadece kendin yardımcı olabilirsin. Dışarıdan yardım aldığında işler daha da kötüye gidecektir. Kelebek misali. Kozasının içindeki bir kelebeğe dışarıdan yardım etmeye çalıştığınızda öldürürsünüz. Kelebeğin kendi başına o kozadan çıkabilmesi gerekir. Bu işi yaparken kanatları kozaya sürttükçe gelişecek ve güçlenecektir.

 Lise edebiyat hocası saçmalıklarını bir kenara bırakalım.

 Kimse kimin ne için yaşadığını, neyi düşündüğünü, neyi düşlediğini asla bilemez. Birçok kere önümüzde duran fırsatları sırf zevk olsun diye gözardı edip daha iyileri umudu ile peşinden koşmadık mı? Belki de senin yoluna çıkınca sadece yanından geçip gittiğin şey başka birisinin hayallerini süslüyordu?  Ya da başka birileri senin yıllardır hayalini kurduğun şeyin doğuştan beri içinde yaşıyor ve fakat bundan hoşnut durumda değil? Eline geçen fırsatlardan dolayı kimseyi yargılamamız da söz konusu olamayacağı gibi; sadece kendi hayallerimizin peşinden koşabilmeyi öğrenmeliyiz. En azından uyumamıza yardımcı olanların arkasından yürüyebilecek gücü kendimizde bulabilmeliyiz.

 Kendini dışarıya kapatmak; sadece bir illüzyondan ibaret olan yaşamın sahnelerinden birisinde kaybolmak demektir. Bilirsiniz; illüzyonda ilk sahne ''Vaat'' tir. Doğumunuzdan sonra size gülücükler atan insanlar etrafınızdan eksik olmazlar. Sizi hayata karşı hep bu gülücüklere boğulacağım inancı ile hazırlarlar. Hayalleriniz güzeldir; temiz bir popo, sütlü bir mama ve birkaç tane sallayınca ses çıkaran oyuncak. Burada gösterilen hiçbirşey aslında gerçek olmayacaktır. Olan da zaten ileride vazgeçilerek sadece fotoğraflarda kalacaktır.

 İkinci sahneye ''Dönüştürme'' denir. Siz büyüdükçe bu perdenin ne zamana rast geleceğini anlamaya başlarsınız. Hani insan 19-24 yaş arası bir değişim geçiriyor da; o arada bir bok olmazsa sik kafanın teki olarak kalıyor ya, işte burası tam olarak o kısım. Sizin gibi olağanüstü bir nesneyi alır ve tam bir sik kafaya dönüştürmeye çalışır. Hilenin sırrını arar arar bulamazsınız. Birkaç yoldan birisini seçersiniz ki bu büyük ihtimalle ''düşünme'' olacaktır. Aslında dikkatli baksanız cevap tam olarak da orada duruyordur.

 Üçüncü ve en güzel sahne en sonda gelir. ''Prestij'' denilen bu bölümde herşeyi geri kazanmanız gerekecektir. Ergenlikten kaybettiğiniz tüm herşeyi bu bölümde geri getirirsiniz. Ama ''Vaat'' ten sonra olabildiğince çok yorulmuş, tecrübe kazanmış ve yıpranmış olursunuz. Ama gerçekler bir bir gözlerinizin önüne serildiğinde ''Değdi be onca şeye'' diyebilecek misiniz?

 Etrafımda tek çiçek koklamamış, tek bir yıldıza bakmamış, kimseyi sevmemiş, bir göğüs üzerinde uyumamış, kavga etmemiş, düşmenin adrenalinini yaşamamış, kısacası hayatla bağını koparmış insanlar görüyorum. Tek bildikleri birtakım sayılar ve harflerle uğraşmak.

 Böyle olmamalı. Ya da olmalı mı? Bilemezsin. Yaptığın sadece boşlukta sürüklenmektir. Bir ışık gelip de seni bulana dek.

 Nereden çıktığı belli de olmayacaktır elbette; bakarsın bir gün başka bir kılığa girmiş bir şekilde gelecektir; uğrayacak kollarına, ağlayan suratından aşağı süzülen gözyaşlarına konacak; kapattığın ve sakladığın duygularını saracak, seni yeniden ısıtacak.. Belki bir gün; ölmüş ya da hala bekliyor olacağız...


Çünkü Sen ve Ben; Ölmek İçin Doğmuştuk


 Kalbime hoşgeldin prenses, kusura bakma burası yıkılmış bir saray olmak için biraz fazla dağınık..

 Karmaşık bir zamanda geldin. Nasıl anlatsam, hani bir meyvenin ağızda bıraktığı acı tadın hala hücum ettiği zamanlar.. Söylediğin gibi özgürlüğü arayan, ama bağlı olduğu hayallerin peşinden koşmak için özgürlüğünden de vazgeçemeyen bir adama rastladın. Yorucu birisiyimdir ben, yorulmaktan yormaya başlamadım; sadece kendim de yorulduğum ve kalbimi attıracak gücü kendimde bulamadığım için sana geldim.

 Geldim sana, elim açık bir şekilde, tutmanı beklediğim bir halde, arkamda sakladığım elimde ise sana ait birşey var sevgilim; kalbim. Tut sıkıca olur mu hiç bırakma sakın? Çünkü çok fazla parçalandı; ben saklayamadım bunca zamanda. Değerini bilemedim, kaybettim, düşürdüm, yanlış kişilere emanet ettim. Yürüdüğüm yollarda hep kalbimi göğsümde değil de başka yerlerde saklamaya çalıştım. Gizledim, duvarlar ördüm, ulaşamasınlar dedim. Tek kıymetlimin değerini hiçbir zaman bilemedim. Bunun yüzünden hep dışlanmış oldum. Özellikle de insanlar duygusuz sandılar beni.

 Hiçbirşeyi takmayan, eğlenmek ve gülmekten başka hiçbir derdi olmayan bu adamın aslında kocamaaan bir kalbi var biliyor musun? Ritminin herkesde aynı olduğu fakat amaçları farklı farklı olan kalplerden bir tanesine de ben sahibim. Ve ben bunca zaman sakladım hep, sesini duyurmamaya çalışarak, dışarıdan o yokmuş gibi görsünler diye öyle olmaya çalışarak.

 Ve bir gün; kalbimin teslim edilmesi gerekenden fazla sürede elimde tutulduğunu fark ettim. Parçalarının toparlanmasını izleyemeyeceğim belki; bilmiyorum ama tüm kırık ve döküklerini birleştirebildiğim kadarı ile sana geldim.

 Eline bırakıyorum şimdi o arkamda sakladığım kıymetlimi sevgilim;

Ona çok iyi bak olur mu? Çünkü bundan sonra atacağı her ritim senin adını sayıklayacak, içinde sadece seni barındıracak. Bugünü ve yarınıyla, tüm hastalığı ve gülücükleri ile senin olacak.


Bazen ask yeterli degil ve yol engebeli oluyor
Nedenini bilmiyorum
Beni güldürmeye devam et
Hadi yüksege gidelim
Yol uzun, devam edebiliriz
Bu arada eglenmeye çalış..





Yalnız Adamın Hikayesi




Kimse yalnız adamın hikayesinden bahsetmez. Bahsedenler de hep birilerini katmıştır içine elbet. Ailesini, dostunu, kadınını, Ama Allah'a mahsus olan yalnızlığı tadıp dibine vurmuş bir adamdan kimse bahsetmez bu adamın yaşadığı diyarlarda...

 Filmleri vardır yalnız adamın.. Hayatını özetleyen, ya da hayallerini.. Hiç kimse sormaz o filmin onun için ne anlam ifade ettiğini. Sadece filmdir. Oyuncuları çekimden sonra evine gidip ailesi ile vakit geçiren. Belki filmin senaristidir yalnızlığı çekmiş olan, belki de uyarlandığı romanın yazarı. Ya da yazarın hayal ettiği karakterdir sadece yalnız olan.

 Fakat bu filmlerde bile baş kahramandır yalnız adam. Yalnızdır adı yalnız olmasına da; hep birşeylere sahiptir. Aldığı nefes bile borç kalmasın diye veren adamdır belki ama bir kalp taşır; içine kadın ya da erkekler gömülü olan.
 Adam dediğime bakmayın; belki de yalnız kadındır. Ne bileceksiniz ki siz? Bunca sene toplumun değer yargıları çerçevesinde şekillendirilmiş hayatlarınızın sefa gölgesinde memnunmuş gibi görünüp cefasını sürerken kimse de çıkıp diyemez o yatağa senelerce yalnız girdim diye. Diyemez; çünkü kendine bile söylemekten korktuğumuz şeyler vardır hepimizin.

 Filmlerdeki en kral yalnız karakterin bile bir hikayesi vardır. Tanıdığım en büyük yalnızlardan birisi olan Red Kit'in bile Düldül'ü, Rin Tin Tin'i vardır. Konuşacak birilerine hep sahiptir, gittiği her barda içebileceği birkaç kadeh içki bulabilecektir. Ve bir amacı vardır yalnız kovboyumuzun. Hep bir amacı vardır.
 Filmlere sarmak gerekirse eğer diğer bir yalnız da Travis Bickle'dir. Değerleri kaybolup gitmiş bir bataklığın ortasında yabancılaşmayı son safhada yaşayan bir adam Travis. Sağlığının tek kanıtı egosu olan bu adam; içimizden biri değil mi? Tabi ki öyle.
 Dexter'imiz var bir de.. Yaşayan gözlerin görebildiği en karanlık katillere kök söktürecek yetenek ve zekada. Ve müzmin yalnız. Fakat onun da duyguları var; onun da hisleri.. Ve yasası da belli. ''Öldürmeye değecek insanları öldür.'' gibisinden. Soruyorum; şeytan bunun neresinde?

 Şimdi gelelim asıl meselemize...

 ''Dünyada aşk denen birşey yok zaten bak bunu bekleme'' demişti bir arkadaşım bir keresinde. Aslında altında yatan her cümleciğini bilmeme rağmen devam etmesine izin verdim. Hayatım boyunca inanmak istemediğim gerçekler döküldü karşıma teker teker..
 ''Aşk dediğin şey bir kere olur. Ve o da daha önce başına gelmediği için çarpar seni. Sek içmişsindir çünkü. O çarpmanın etkisi geçtiğinde de baş ağrısı yapar. Ondan sonra onu içine su katarak içmeyi öğrenirsin. 'Onun' olacak o. O zaman da ilk zamanda verdiği tesiri vermez. Ama gariptir ki insanlar hala bekliyor, arzuluyor. Ama öyle birşey de yok dostum; bitti.'' dedi.
 Haklıydı ya da haksızdı; bilemem. Gerçek ya da değildi; ilgilenmiyordum. Çünkü çok küçük bir yaşta öğrenmiştim hiçbir şeyin sonsuza kadar sizi mutlu edemeyeceğini. Hep bir ipnelik bekliyorsun; hep birşey çıkacak da mutluluğum bozulacak diye korkuyorsun değil mi?

 Soluksuz mesajlaşmaların; atmadığın taklanın kalmamış olması, tavlayana kadar götün çıktıktan sonra bir anda durgunlaşman; ama sonra bir daha önceki yalnızlığını hatırlaman ve bir daha dört elle sarılman...

 Bunların hiçbirisi karşında duran senden tek farkı cinsiyeti olan varlığın ulaşılmaz olması ya da sonsuz mutluluk kaynağı olmasından dolayı mı?

 Hayır.

 Öncelikle; herşeyden önce korkmayı bırakıp bir gün öleceğini kabullenmelisin. Pardon bu başka filmdi ya.

 Öncelikle; kendi yalnızlığında boğulmamak için çırpınırken bulduklarını da bataklığına çekmeye çalışırsın ki belki seni kurtarırlar ümidi hep vardır. Fakat Hakan Günday'ın da dediği gibi;
 'Oysa hiçbir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir.'

 Ve gelmeyecektir de. Sen sadece karşında sana ilgi ve şefkat gösteren; tek çekiciliği bir çift memesi olan bir varlığa iltifat etmek zorundasındır. Egosunu şişirip, ona başkalarının hissetmediklerini hissettirmek için. Çünkü bu seni onun için vazgeçilmez kılacaktır. 'Bir adam olur kalabalıkta, bir adam, hepsinden farklı.' O adamlar hep olur. Çünkü o adamların yalnızlıkları kalabalıkların içindedir. Ve yalnızlıklarına ortak olursan seninle müzikleri ve ellerini paylaşabilir.

 Hayatının bir kısmını hiç olarak yaşamış insanlar vardır etrafınızda. Asla doldurulamayacak kadar büyük boşluklara sahip adamlar. Bataklıklarından bahsetmiyorum bile. Hayal bile edemeyeceğiniz şizoidler; sosyopatlar ve yalnızlar.. Şehir tıpkı bir çöplük gibidir.

 Hayatlarımız birer bok çukurundan ibaret. Bir amacımız yok; geleceğe dair kesin hiçbirşeyimiz yok, bir hayalimiz bile yok. Kırıkları ile dolu göt kadar odada yaşarken yeni hayaller kurmanın bir manası yoktu çünkü..

 Müzikleri vardır yalnız adamın. Herkesin bildiği belki de; ama ona ne anlam ifade ettiğini sadece onun bildiği. Başkasının ağzından duyduğu zaman nefret ettiği. Onun için sadece Axl söylesindir, Slash çalsındır. Sen duyma; sen söyleme, sen eşlik etme. Sen hissetme o melodileri içinde. O adamın belki de gözyaşlarına eşlik etti dün gece 'Smoke on the water' şarkısı. Ama sen sevgilinle içerken açıp gülüp eğleniyorsundur ya; o adama saygısızlıktır yaptığın o adama göre.

 Sabah kalkıp aynaya bakınca birşey göremeden sigara yakan adamlar biliyorum. Amaçsız, geleceği olmayan, taşlaşmış bir geçmiş ve zihnin arka köşelerinde kalmış anılar.. Hiçbir kadın denemedi mi hayatlarını değiştirmeyi? Emin olun denediler.
 Ama bu adamın sigarası kadar özel olamadılar hiç. Kahve kupası kadar değerli değildiler. Yaşayan bir şeyi sevme hakkı olsa da gidip amip beslerdi bu adam evinde. Ama ona yaşayan yaşamayan hiçbir şeyi sevme hakkı vermediler. Sadece hayat denilen yollarında birkaç durak işgal eden kadınlar.

 O adamlara düşen sadece o kadınları sikmekti. Üzgünüm ama acı gerçek buydu. Şizoid de o adamdı, sosyopat da, yalnız da... Ama çevresinden sorsanız ''cool'' adam da odur, mühendislik gibi kız nüfusu olmayan bir fakültede sevgilisi olan da... Muhabbeti on numara olan da odur, hayatı çözmüş olan da...

 Ama bir bakarsın ki; senin karşında bembeyaz dalgalar köpürürken; o adam için deniz hiç olmamıştır.

 Bazılarının yalnızlıkları vardır; yetmez dünya üzerindeki 7 milyar bedenin ve ruhun varlığı. Kalabalıkta çekerler yalnızlıklarını. Ve ördükleri duvarlardan asla içlerini göstermezler. Belki gösterdikleri adamlar olmuştur yalnız kadınların; çok uzaktadırlar şimdilerde. Ya da kadınlar olmuştur bu adamların duvarlarının içini gören; çok çok derinlere gömülmüş bir yerde, asla çıkamayacakları, ''yalnız adam'ın'' kalbinde. Kaybedecek hiçbirşeyleri olmayan adamlar kazanırlar büyük savaşları. Bunun için bu adamlar gömer en derine kadınlarını... Ve sizi sadece sikerler. Üzgünüm ama durum böyle... Ve bu adamlar asla birilerinin derinlerine gömülmeyi kabul etmezler.

 Çünkü 'hayat' dedikleri birşey vardır dışarıdakilerin; yudum yudum içilmeyi gerektiren; ama 'hiç'ten başka birşey anlam ifade etmeyecek olan.





Anlam


İçim bomboş. Hiçbir duygu yok. Ama kendimi dipsiz bir kuyudaymış ya da ona ev sahipliği yapıyormuş gibi hissetmemek için bazı şeyler yapıyorum. İnsanlar uzaktan mutlu görünüyorlar. Birkaçıyla tanışmıştım. Hayat dolu ve sevecendi tanıdıklarım. Ya da ben tanımaya çalışıyordum, onlar da kendinlerini olmadıkları bir şeymiş gibi göstermeye. Çünkü abartılı mutlulukları vardı. Benim hiç hissetmediğim kadar. Çok güzel gülenlerini tanımıştım, aynada senelerdir çalışıp hala başaramadığım kadar.
 'İşte böyle yapılıyor. Birisi resmini çekerken gülümsüyorsun. Mutlu olup olmaman fark etmez. Uyum sağlamak için.'
Ya da onlardan biri gibi görünüp kabul olmak için. Maskelerinin farkındaydım; çünkü hiç kimse o kadar mutlu olamazdı gerçekten. Abartı gülüşlerinin gölgesinde yaşayan kişilikler görüyordum. Bende kendimi yalnızlığın kollarına attım o sıralar.
 Hayvanları severim. Yiyip içip yatarlar. Arada sizinle oynamak isterler falan. Ama aç bir hayvanı oynatamazsınız. Önce onu doyurmanız gerekir. İşte tam olarak da bundan bahsediyordum. İçim o kadar boştu ki neyle dolacağını bilmiyordum. Yemek-içmek, oyun oynamak ya da seks yapmak gibi birşeyle mümkün değildi. Sevmeyi mi denemedim? Aşık mı olmadım? Hayattan zevk almaya çalışmadım mı? Hepsini yaptım. Ama hiçbirisi o boşluğu dolduramazdı. Bende vazgeçtim. Akışına bıraktım.
 Sonra bir sabah uyandığımda güneşin hiç olmadığı kadar parlak olduğunu gördüm. Giyinip kendimi dışarı attığımda her gün olduğu gibi akan o sıkıcı hayata tanık olmak zorunda kaldım. Evet sıkıcıydı ama öyle ya da böyle akıyordu. Nasıl olduğunu anlamak gerçekten güç. Bende sorgulamaktan vazgeçtim. Farkındalığımı görmezden geldim. Ne olacaksa zamanı geldiğinde eninde sonunda olacaktı. Her seferinde yüzünüze dokunmaya bile çekindiği halde parmakları ile dudaklarınızı eğip bükerek gülücükler eklemeye çalışan jokerler bulamazsınız bu hayatta.
...
Konuyu dağıtmakta üstüme yoktur. Üstteki satıları yazalı 3 saat falan geçmiş olmalı. Hadi farklı bir açıdan bakmaya çalışalım. Bu sefer konu toplum yada sizler değil; benim.

 Doğduğumda küçüktüm. Gerçekten! Bayağı küçüktüm hemde. Yeni doğmuş gibi. Hiçbirşeyim yoktu elimde, anne ve babamın bana giydirdikleri haricinde. Kendi tercihlerim değildi hiçbirisi, doğmak da dahil olmak üzere. Bana sormadılar zaten onu da. Bir baktım ışık var. Her insanın yapmaya çalıştığını ben yaptım. Işığa yöneldim. Dokuz ay on gün süren esaret sona ermişti. Herşey güzel gibiydi. Biraz soğuktu sanki. Sonra popoma bir tokat yedim. Bilim bunu ciğerlere dolan oksijenin hiç oksijen görmemiş olan ciğerin yanması sonucu oluşan fizyolojik bir tepki olarak açıklıyor. Siktirsin ordan. Götüme şaplak atıp canımı acıttılar işte. Ben orada çok acıtan bir şaplak yediğimi sandığım için ağlamıştım. Meğerse sonradan geleceklerden habersizmişim. Bunu bilsem erkekliğime orada bok sürmezdim hiç.

Hayır; anlamıyorum. Herkes Kemal Sunal filmleri izleyip mi çıkıyor sokağa? Ya da iyiler hep adil dövüştüğü için mi kaybediyor? İnsanlar hata olduğunu bildiği halde bir şeyi neden hala yapmayı sürdürürler? Ölüm gerçekten can yakar mı? Babam neden hep canı pasta istediğinde pastahaneden alıyor? Bir kızı yatağa atmak için illa ona önce güven vermek mi gerekir; 'ben seninle sevişicem ve bir gün gelecek birbirimizi tanımıyormuş gibi yapacağız' demenin daha kısa yolu yokmudur? ..
...
Birkaç şey daha var aslında anlamadığım. Hepsini yazamıyorum sadece özet geçicem sizin için.
Neden? En büyük sorunumuz bu sanırım. Neden bazen hiçbirşey mantıklı gelmez? Neden bazen hiçbirşey planladığımız gibi gitmez? Neden planlarımız hep suya düşüp sonradan başka planlarla ya da birdenbire başımıza gelen şeylerle mutlu oluruz? Bir kadına herşeyi yaptırmak istiyorsak neden onu önce güldürmek sonra da soymak zorundayız? Soyunmadan sevişmenin güzel bir fikir olduğu içgüdüsü bize neden verilmedi de öpüşmek denen şeyi icat ettik?
...
Hepimiz birileri için önemli insanlarızdır. Hepimiz. Bu dünya üzerinde soluk alabilen her nesne için geçerlidir bu. Ve birileri sizin için önemli ise sakın bunu ona hissettirmemelisiniz. Sadece yanınızda, etrafınızda, çevrenizde veya en azından kısa zamanda ulaşabileceğiniz bir yerde tutun onları. Ama gidip onlara sizin için çok değerli olduğundan falan bahsetmeyin. Gidişini hızlandırmaktan başka bir işe yaramaz çünkü. Satır aralarını tarayıp kopyalayıp bir yerlere yapıştırmaktan vazgeçin artık. Facebook iletileriniz de dahil.

Biraz birşeyler daha saçmalayacağım sonra. Kendinize iyi, güzel ve hoş bakın.

Yalnızlık




dünyanın heryerinde insanlar neşeyle sohbet edip birbirleriyle kaynaşırken; (bütün dünya savaşıp sevişirken)
her gece yatmadan önce karanlıkta otuzbir çekip ışıkları yakmaya üşenip ayışığında birşeyler yazarsın.

bu hayatın 'sen doğar doğmaz kaybetmişsin hala bu neyin feryadı' deme şeklidir.
luis chensy

Mayın tarlasında bir adam sevmişim aşk sanıpta

 Soyunup korkusuzca çırılçıplak kalmışım..

Hikaye başlar burada.



 İçinizin üşümekten değil de yalnızlıktan ve yorgunluktan titrediği sıralarda kıvranırsınız çaresizlikten. İnsanlar dünyada yiyip içip sevişirken duvarlara eskisi gibi bakmıyorsunuzdur bile artık.
 Beklemezsiniz artık hiçbirşeyi. Duygularınızdan arınmışsınızdır. Samimi taklidi yapılabileceğini tecrübe etmişsinizdir ve en sevdiğiniz sosyal aktiviteniz olmuştur. Birini özlemekten yorulmuşsunuzdur. O sıralarda bir insanı aşağılamak, küçük düşürmek yada dalga geçmek onu sevdiğinizi söylemenizden kolaydır. Göt korkusundan da kaynaklanıyor olabilir.
 Umrunuzda olmayan şeyleri bile umursamazmış gibi yapmak zorunda hissedersiniz kendinizi. Kalbiniz yok gibidir. İçeride sizin hayatta kaldığınızı bildirircesine -delicesine- attığını unutturursunuz kendinize bir müddet sonra.  Nefret ettiğinizi sanarsınız hayattan. Ölümü bile düşünürsünüz. Sadece düşüncede kalır ama. Kendinizi o halde bile bu dünyada yaşamaya layık görürsünüz.

 Anne babanızın ne tarz bir sevişmelerinin ürünü olduğunuzu düşünürsünüz. Nasıl çılgınca seviştiler ki senin gibi bir çılgını bu dünyaya getirdiler acaba. Sonra siktiret dersin; doğururken sana sormadılar ya.

Bir süre daha geçer aradan. Karşı cinste en önemli organ kalpten akciğere geçmiştir. Eskiden kalbinin ritmini değiştirmesi gerekirdi onun kalbinin. Şimdi ise nefes alsın yeter.

Tutkulu bir yaşam tarzının ürünleriyizdir hepimiz. Hayallerimiz uçuktur bizim. Yıkılınca biz paramparça oluruz, onlar birilerinin gerçekleri olarak boş boş dolaşır dururlar evrende. Onları hak etmeyenlerle birlikte.

Gülümsemeye çalış derler sana. Bilirsin gülümsemen gerektiğini. Hayattasındır çünkü. Ve bu da senin işindir.









Sebepsiz gülümsersin.  Taa ki meleğin gelip de seni hiç yalnız bırakmayacağına söz verene kadar.

Ölmek için çok geçtir




 Hayatı seversin. Bağlanırsın. Birşeylere sahipsindir. Sahip olduklarının sorumlulukları sana ağır gelmez. Ama onların sana karşı sorumsuzluğunu görürsün. Üstüne yük olarak biner.

Bu noktadan sonra ölmen bile anlamsızdır. Kin beslersin. Ne kadar unuttum dersen de asla unutamazsın. Şerefin için tutkularından vazgeçtiğin zamanlar gelir aklına. Bitirmek istesen de bitiremezsin o hayatı. Artık ölmek için çok geçtir.
 Sende yaşamayı seçersin. Ama nasıl olduğunu kestiremezsin. Boşsundur, kabuk vardır dışında. Ruhun yoktur ama artık. Gülümsersin sana bakıp içinden gelmeyip hala gülümsemeye çalışırken dişlerini gösterenlere. Bilirsin ki kimsenin umrunda değilsindir artık. Yada onlar senin umrunda değildir. O gülümseme de içinden gelmez zaten.
 Kavga etmek istemezsin bile. Yumruğunu kaldırıp sallayacak enerjin yoktur; isteğin yoktur hayata karşı. Karşındaki bağırır çağırır sırf uzatmasın, erkenden sussun diye susarsın. Birşey demezsin. Susar arkasını döner gider.
 Gülümsersin aynaya bakınca. Gözlerin çok boş bakar. Şevkin kırılır. Yatmadan önce dua edesin gelir farketmezsin bunu. Yarın ola hayrola dersin yatarsın. Yarın yeni bir gündür sonuçta. Yeni yada eski, yarının bir gün olması umrunda mıdır ki?




Sanırıım aşık olma dönemim yaklaştı.


Safî abazalıktan bahsetmiyor şair burada.
Lan konuyu getirip götürüp dolaştırıp Amy Macdonald'a olan aşkımı anlatacaktım. Şu videoyu da gösterip ne kadar güzel (güzelden kastım beyaz ten iri renkli gözler falan) ve kadife sesli olduğunu (ki bir kızda ilk dikkat ettiğim şeylerden birisi budur.) empoze etmeye çalışacaktım.
Kediyi merak öldürürmüş hacı. Haxball'a girme isteğime 'yürügit lan ben aşkımı araştırıcam' demeyeydim iyiydi. Ünlü bir sözlüğün birisinde yazana göre (hatta entry şu) sesine aşık olduğum hatunun içinde yazara göre Osman; bana göre de en azından bir Al Paçino falan yatıyormuş.
 Abartılacak birşey yok demeyin sakın. Abi baksanıza yazının altındaki videoya Allahınızı severseniz. Hayattan soğudum yemin ederim.  Tamam sigara ile marine edilmiş bir ses karizmatik olabilir ama bu hatuna yakıştıramadım. Çok kötü durumdayım tahmin bile edemezsiniz.
Alın işte hayallerimi yıkan o video;
Abi hatundaki 'tonight' deyiş anındaki ses oktavı bizim mahalle müezzinlerinden çıkmaz yeminle çıkmaz. (Oktav ne tam olarak bilmiyorum ama doğru cümle kurdum sanırım. Karga sesli karı işte.)

-Dur be oğlum tamam ne ağır abaza adamsın. (iç ses) Sen değil misin senelerdir sesinin şu halde olduğunu bildiğin halde Shakira'dan vazgeçmeyen? Olm şizofren misin sen? Süt gibi hatun (nasıl bir deyimdir bu kendi iç sesimden iğrendim) sırf sesi biraz kalın diye bırakılır mı?
 -Sana ne oluyor lan iç ses? sanane oğlum. süt gibi hatunu bırakmışmış. Sanki nikahlı karımdı. Sanane ya. Zaten çok sinirliyim git sinirimi senden çıkarmayayım şimdi.
 -Abi sen içkilisin gel şu işkembeciye ayılırsın biraz.
 -He şöyle. Süt gibi hatunmuş. Oğlum içinde yeminle aslan yatıyor hatunun. Bizi sik..!? utanmasa olm bu.
-Şşşş abi tamam gel sadece.

Ve karanlığa doğru yürüyüp gittiler.

Ayrılık..

  Çok ... konular seçiyorum biliyorum. Bu arada noktalı yere gelecek cümle dilimin ucunda ama çıkmıyor.
Ayrılığın türleri vardır. Birisi zorunlu olarak, diğeri gönüllü olarak.
  Aklınıza hemen aşk sevgi zıvırları gelmesin. Üniversiteyi düşünebilirsin ilk olarak mesela. Ailenden uzak bir şehirde okuyacaksan ayrılık zorunludur senin için. Bir de askerlik var orası ayrı.
 Gönüllü ayrılığa tanım yada örneğim yok. Niye ortaya attığımı da bilmiyorum. Evet; noktalı yere gelecek kelime de 'klişe' idi. Bu kadar uğraşmaya değecek bir kelime değil ama idare ederiz artık.
 Konudan uzaklaşmayalım. Ayrılık üzücü birşeydir.  Bende iyice ilkokuldaki kompozisyonlara cevirdim burayı. Düzgünce yazmaya başlıyorum artık.

 Hayatına giren her bir nesne ya da birey senden bir parça alır ya da sana bir parça ekler. Yani senin hayatına ortak olmuştur artık. Ne kadar sevmesen de görmezden gelsen de o seninle etkileşime girdiği andan itibaren hayatında bir parçadır. Ayrıldığınızda ise o parça da senden kopar gider diyerek klişe girişimi devam ettirmeyeceğim.
 Eeh yeter bu kadar resmiyet. Samimi olacağım. Hayatıma bir sürü kız girdi. Beklenmedik şekilde olanlar da oldu, peşinden aylarca koştuğum da. Sevmiyormuş gibi göründüm hep, ki tercihim buydu yada değildi; şu yaşadığım an için önemli bir detay değil zaten. Ben büyük göğüslü hatun seviyorsam bütün büyük göğüslü hatunlar o zaman benim için aynıydı. Bundan kaynaklanmış da olabilir ya neyse.
 .
 .
 .
 Bu araya haftalarca cümlelerden kaleler, şehirler inşa edebilirim. Kendimi savunmak istesem senaryomu evde kendim yazıp ayna karşısında oynardım. Buraya gecenin bu saatinde içimi dökmeye geldim.
...
Bir söz vardı kimin bilmiyorum ama şöyle birşeydi hatırlıyorum;
''Tam unuttum derken bir şey olur; Bir şarkı çalar, biri onun gibi güler, birisi parfümünü sıkıp onun gibi kokar ve insanın tüm unuttuğu boşa gider..''


Sözün doğruluğunu tartışmak bana düşmez. Ama kimse onun gibi gülmüyor, kimse onun gibi kokmuyor. Kimse onu bana hatırlatmıyor. O; aklıma sadece yalnız kaldığımda, kendimi bir bütün gibi hissetmeye çalıştığımda, canım yalnızlıktan çok sıkıldığında geliyor.




Canım sıkıldı. Sonra yazıya devam ederim. Chuck başlamış gidip izleyeyim. Görüşürük.

Yalnızlık

Ergenler gibi yalnızlığa methiyeler yada yergiler düzmeyeceğim. Sadece çamaşır bulaşık zor gerisi idare ediyor. 3 gündür falan sosis kaynattığım salçalı su zift gibi oldu değiştirmem gerekiyor sanırım.

Blind Guardian dinliyorum. Çok hoşuma gitti şarkıları. Orta dünya manyağı birisine fazlaca etki yaratıyor.


Çok güzel ve dinlendirici değil mi? 3 dakikaya sığdırılabilen mucizelerden birisi daha.

Ben yavaş adımlarla bu dünyadan ayrılırken kulaklarımda çınlamasını istediğim melodilerden birisi de bu artık. Liste bayağı uzun ama yavaş adımlar dedik zaten acelemiz yok; o kadar sene çekmişiz dünyanın derdini tasasını, birkaç dakika daha sürebiliriz sefasını elbet.








Her neyse artık bize ayrılan sürenin sonuna gelmiş bulunmaktayız. 
Aslında süre falan yok kafama göre ayarlıyom ben onu. Karizmatik bir son olsun istemiştim. Çok şey istemişim bak beceremedim.
Allağaamanadolun.