Sayfalar

Kumralım


                                          



 Birkaç yaz önceydi. Haa dur hatırladım. Üniversiteye başladığım yaz tatiliydi. Bu sefer olay yeri İstanbul. Evde tek başımayım triplerinde; sabah 9'da dükkan açıp gece 12 de eve dönüyorum. Ne yalnızlık ama değil mi! Bir de petshopta çalışıyorum; 2 katlı bir yerden ben sorumluyum. İşin deneyimi mi diyeyim kaşarlığı mı artık siz seçin. Her sabah kedi köpek boku temizleyip akvaryumlara yem atmaktan artık cılkım çıkmış ki hayatımda en çok zevk aldığım şey bir hayvanla ilgilenmekti.

 Ama bir hayvanla; bir dükkan dolusu değil. Patronun işsiz emekli ihtiyar huysuz orospu çocuğu babası da her sabah benden önce gelir; dükkanın karşısındaki kahveye oturur oralet içip benim dükkanı açmamı beklerdi. Amına koduğum moruğu da oraletten başka bok içmezdi. Oralet deyip geçme; bağımlısı başka birşey içmez yani o keyfi almaz. Neyse; ne bok içiyorsa içsin o; ilk günden fırçasını çektiğim için pek karışamazdı ama gözlerinde o amcıklığı görüyordum yani. Zaten liseyi bitireli 1 sene geçmiş, üzerimden harp okulu depresyonunu yeni atmıştım. Yaşıtlarım teker teker askere giderken ben bir sene daha hazırlanmıştım. Sınava girdiğim hafta başladım işe. Patron 'atarız birşeyler merak etme' gibi samimi bir maaş teklifinde bulunduktan sonra kaçıramazdım da tabi. Ben nerden bileyim petshopta sadece hayvan satılmadığını. Her sabah dükkanı açar açmaz müşterim 6-7 yaşlarında bir ufaklık olurdu. Bu şapşiğin bir tane kedisi vardı. Ama öyle evde bakılandan değil. Bildiğin herif almış sokak kedisini yavruyken kendine alıştırmış. 'Lan ben  6-7 yaşımda ana sütü emiyordum hayvan senin neyine' derdim her seferinde ama kocaman gülümserdi ve 'olsun ben besliceeem' derdi. Ya tamam iyi güzel besle de her sabah da gelip 50 kuruşluk kedi maması almaya çalışmak neden? Sonra sonra anladım ki çocuk babasından alabildiği tüm harçlığı kediye yatırıyormuş. Aradan bir ay geçince zaten kedinin aşısını falan ben yaptım çocukcağız hastalıktan ölen kedisi için bir de bana ağlamasın diye. 2. Ayında kedinin boynuna çamaşır ipi bağlayıp sokaklarda gezdirmeye bile başlamıştı.

 Neyse; geri kalan tipik müşterilerdi işte. 'Balığım öldü sizden almıştım neden yhaa' diyen ergenlere yeni balık satmıyordum artık. Ben 100 kere 'musluk suyu koyma, su sıcaklığını kontrol et' derken caanım japonu buz gibi suyun içine boca ettiğini biliyordum. Japon balıkları soğuk suda yaşayabilir ama İstanbulda çeşmeden akan o kireçli buz gibi suda fok balığı bile yaşayamazdı yani. Tatlısıyla acısıyla birkaç haftadan sonra işime de alışmış, düzenimi kurmuştum. Perşembe günleri tatilimdi ama her seferinde öğleden sonraları patron arayıp 'az işim çıktı dükkanın başında dursana' derdi ve geceye kadar gelmezdi. Ben de kapatana kadar takılır, yandaki berberle tüm gün muhabbet ederdim. Fazla mesai parası aldığım da yoktu; apaçık işsizliğimden duruyordum yani dükkanda. Günler böyle geçip giderken artık sıkılmaya başlamıştım. Her gün aynı şeyleri yapmak iyice kafayı yedirecekti bana en sonunda.
 Yine bir perşembe günü patron çağırdı dükkana. Bende evde işsizlikten öldüğüm için koşa koşa gittim. İzin günümdeyim ya; biraz çeki düzen vermiştim üzerime evde otururken. Zaten bütün gün köpek boku temizleyen adamdım; evde televizyon izlerken jöle sürmeliydim tabiki. Çünkü bir kız eli tutmayalı 1 sene olmuş; en son sevgilimin resmini odamın duvarına asmış her gün 1 kurşun sıkar durumdaydım. 1 sene boyunca sadece hayatıma girecek olana saygımdan dolayı bir ilişki yaşayamamıştım. Çünkü unutamamış; hala üzerimden olayın ağırlığını atamamıştım. Ama birşeylerin değişmesi gerekiyordu. Ve değişecekti de.

 Dükkandan içeri girdiğimde patronun yanında benim boylarımda; kumral saçlı bir kız vardı. Cam tezgahın üzerinde karşılıklı durmuş ve hayvanların aşılarını inceliyorlardı. Yüzünü göremediğimden dolayı müşteri falandır diye pek ilgilenmeden patrona selam verip arka tarafa doğru yöneldim. Kendime bir kahve koyup patronun 'biraz işim var dükkanda takılsana' demesini bekleyecektim.

 Dediğim gibi de oldu. Kupamı doldurup geri geldiğimde patron toparlanmış; her perşembe duyduğum sözleri yine sarf etmek için bana dönmüştü. Gülümsedim ve söylemesine fırsat vermeden 'tamam abi sıkıntı yok' dedim. 'Bu arada bu Gizem benim yeğen' dedi. Patron da gülümsedi ve gitti. Buradan sonrası için biraz günlüğümden yardım alabilirim aslında. Çünkü o zamanlar Sherlock Holmes okur ve çözümlemecilik oynamayı çok severdim.

 Cam tezgahın başındaki kıza doğru yöneldim. Kumral saçları omzunun biraz aşağısındaydı. Zamanında yaptığım anlatım hatasına bak; en iyisi günlükten okuyup yorumlayayım ben. Kumral saçları omzunun biraz aşağı hizasına geliyordu. Dış görünüşüne bakarak yaz tatilinden yeni dönmüş bir lise öğrencisiydi kısacası. Daha da yaklaştığımda koyu yeşil gözler ve mükemmel güzellikte bir surat beni karşıladı. İçimden 'biraz daha açık yeşiline mi takıntılıydım yani bu gözlerin ben' diye geçirdim. Yüz hatları çok tanıdık gibiydi. Çünkü gülümsüyordu. Ve bütün gülümseyen insanlar tanıdık gibilerdi benim için. İçtendi bakışları. İçimdeki 1 senedir yaşayan abaza hayvanı tutmalıydım. Hemen o anda ergenliğin getirdiği ateşle dudaklarına yapışabilirdim. O kadar güzel duruyordu ki insan bunu sikmeye kıyamaz lan diye düşündüm. Tabi o zamanlar evdeki üçlü prize bile kerkinebilecek olan bünyemin hayvanlığını zor bastırıyordum.

 Toplasan 5 adım attım yanına kadar. Fakat o kadar zamanda içimde fırtınalar koptu, tsunamiler sahil kesimlerindeki insanları evsiz bıraktı. Birkaç sahil kasabasını tahliye ettikten sonra yanına gelebildim. Şimdi daha yakından inceliyordum; fakat biraz daha konuşmazsam spastik gibi görüneceğime emindim. Olsun; spastik sansın dedim. Çünkü konuşmadan saatlerce izleyebilirdim o suratı. Pürüzsüz bir cilt, makyajsız halde belirgin kirpikler, kıpkırmızı dudaklar ve yemyeşil gözler. Hani oturduğu sandalyenin karşısına 3 katlı otel diker; manzaralı diye ona bakan odalarını 3 katı fiyata kiralardım. Patronun kızına yazmamıştım daha fakat bu benim için kaçırılmaz fırsat olabilirdi.
Birkaç saniye daha inceledikten sonra içimdeki hayvanın da sustuğuna emin olarak 'Melaba' diyebildim. Doğru düzgün selam bile veremediğim patronun yeğeni hikayesi benim için çoktan bitmişti yani. İçimde nasıl fırtınaların koptuğu ilk kelimemden ortaya çıkmış olmalı ki katıla katıla gülmeye başladı. Bense salak salak sırıtıyordum her zaman beğendiğim bir kızın yanında yaptığım gibi. 'Kedim için aşı bakıyordum da' dedi o karşısına tabure çekip seyretmelik gülümsemesini durdurarak. Ama hala gözlerinin içiyle gülüyordu. Dalga geçmek için olmadığına kanaat getirmiştim çünkü çok tatlı bakıyordu hala.

 'Kaç aylık' diyerek olaya direk bilimsel yaklaştım. Sonuçta karşımda bizim gibi default settings ile kurulumu yapılan bir varlık yoktu. Belli ki bizi crack atmadan yollayan yaratıcı onun üzerinde birkaç gün çalışmış, eksiğini gediğini tamamlamış, yamalarını indirmiş, crack dosyalarını yükleyip yollamıştı. Anlayacağın bizim gibi next next finish işi değildi. Yani bir erkek bir dişi ve bir yatak deneyinde bu kadar güzel bir sonuç nadir çıkabilirdi. Durduğum yerden sırıtarak anca bir komodo ejderini ya da tropikal bir papağanı tavlayabilirdim. Olaya hakim duruşum onu da etkilememiş olacak ki 'kedi işte ne bileyim bayağı oldu yaa' dedi. Onun da kafasında sorular olduğu çok açıktı. Acaba kafamdaki yarım kilo jöleye mi yatırım yapılabilirdi; başka bir yerime mi? Oturup izlenecek bir manzaram bile yoktu yani onun gibi. En azından eve gittiğimde çökmeli kalkmalı Sivas halayı çekebileceğim bir konumda çıkmalıydım muhabbetin içinden. İçimdeki hayvanın kibar tarafını dışa denk getirecek şekilde kafesini açtım. Bundan gerisini zaten kanın ben istemeden toplandığı 2. beynimle düşünerek yaşayacaktım.

 'Gözlerin çok güzel Gizem' dedim. Birden ağzımdan çıktı öyle. Ki bu herif senelerdir daha güzelini seyretmiş ve bir kere bunu söylememişti. Yine bir gülümseme ve benim hayali müteahhitlik çalışmalarım. Bu sefer ağzımdan yanlış bir harf çıkmamıştı. Belki de bu kadar cesur olabilmeme şaşırmıştı. Ne yani; bu kadar güzel gülüşüm olsa ben de tüm duygularımı gülümseyerek belli ederdim.

 We are the warriors to build this town.


 Neyse yine ömrüme birkaç ay daha katan birkaç saniyelik gülüşünden sonra 'Teşekkür ederim' dedi. Kedisinin aşısı sikimde olmadığından ses tonuna yeni dikkat etme fırsatı bulmuştum. Sanki her sabah kuşlarla beraber en güzel şarkıları o söylüyormuş gibi gelmişti kulağıma. Yine tanıdık. Biraz daha kurcalayıp akrabam çıkmasından çekinmeye başladım ve içimdeki hayvanı tamamen dışarı çıkarmaya karar verdim. Çünkü şu andaki halimle hayatta (olayın üzerinden 4 sene geçti) 'gözlerin çok güzel' cümlesine karşılık gelen 'teşekkür ederim' cevabının üzerine muhabbet açamam. Ama o zaman içimdeki 10 Haarp silahı gücündeki hayvan çıkıp 'Sesini duymadan önceydi bu tabi' dedi.


 Hala adımı söylememiştim. Ve en yakında söylemeliydim çünkü tanışma faslında adını da söyleyecek ve ben isminin her bir harfine methiyeler düzme evresindeydim. Direk olaya girip ismimi söyledim. Sıkılmışa benzemiyordu; 'teşekkür ederim' ler ve benim her seferinde 'senin ağzını yiyerim ben' diye iç geçirmelerimle sohbetimiz devam ediyordu. İçimdeki hayvan hevesini almıştı; sıra bendeydi. Pire torbasının aşısını falan halledip verdikten sonra 'kendin yapamazsan bana getir ben yaparım' deyip yolladım. Tabi daha eve varamadan Gizem dükkandan çıkar çıkmaz bilgisayardan 'Gerdana gül dizerler' yazarak arattığım Nurettin Bay'ın 'Güzeller' parçası ile çökmeli kalkmalı Sivas halayı çekmeye başladım. (Seneler sonra Düğün Dernek'te aynı şarkı ile Sivas halayı çekildiğini görünce gülmekten öndeki koltuğa kafa attım orası ayrı.)

  Kankam da o gün tam Gizem kapıdan çıkarken görmüş, içeri girdiğinde beni halay çekerken görünce durumu anlamıştı. 10 dakika boyunca hiç konuşmadan sadece kahkaha atarak sigara içmiştik. En son kendimi bir kız için bu kadar kaybettiğimi görmüştü; onda da içip içip evin terasından kendimi atmaya kalkmıştım. Açıklayabileceğim bir durum değildi çünkü ben sadece düğünlerde zom olursam çıkar birkaç figür kolbastı oynardım kuzenlerle. Durup dururken bir dükkanın içinde halay çekmek (gün ortasında) hoş karşılanabilecek bir durum değildi ama beni ufaklığımdan beri tanıyam kankama açıklama yapmak zorunda olmamam en güzeliydi. Sadece 'yapış gitsin oğlum daha güzelini bulamazsın bu semtte' dedi. 'Niye lan daha güzelini bulmayayım veriyor mu herkese yoksa' dedim. 'Yok sendeki tasarım ve malzeme ortada' dedi. Başkası söylese alınır kovardım ama bir 10 dakika daha sebepsiz güldük.

 Bir hafta boyunca gözüm her kapıdan gireni Gizem olarak gördü. Gelen giden olmamıştı. 'inşallah bok çuvalı kedisi ölmüştür de yenisini bari almaya gelir' diye içimden geçirmeye bile başlamıştım. İçimde hayvan sevgisi fazlasıyla vardı fakat o sıralar dünyadaki bütün hayvanlar Gizem'e olan ilgimin yanında pire torbası, bok çuvalı olmaktan öteye geçemiyordu. İçimdeki tüm sevgiyi ona vermem gerekiyordu. Tam bir sonraki perşembe (izin günümdü sözde) dükkanda oturuyordum, kapıdan adımı seslenerek o gerdanına gül dizilesi yürüyen Afrodit heykeli girdi. Ben de anında bereket tanrısı heykeline dönüşmeden yerimden fırladım. 'Aaa naber' dedim. Sanki bir haftadır her kapıdan girenin o olmasını dileyen ben değilmişim gibi davranacaktım; çünkü bu huyum senelerdir değişmedi. 'İyilik ya nolsun ben de buralardaydım da uğrayıp kedime mama alayım dedim' dedi. Amına kodumun kedisine mamayı 15 kg'lık çuvalla aldığını zaten yarım kilo mama istediğinde anladım. Bahanesi olmuştu işte beni görmek için. Kedisinin aşısı hakkında falan sorular sordum.

 ''Ee Gizem nerde okuyorsun'' diye başladığım muhabbetin sonunda kendimizi petshopun arka tarafındaki bölümde karşılıklı taburelere oturmuş çay içerken bulduk. Eh; fantezilerimden birisi olmuştu en azından. Bir tabure çekmiş o güzel yüzü seyrediyordum. Bacağına itin sıçtığı patron bütün kahveleri bitirmemiş olsa şimdi ne güzel kahve içiyor olacaktık. Çünkü çayımdan her yudum aldığımda azap çekiyordum. Allah'ın gücüne gitmesin ama oldum olası çay denen şeyi sevmemişimdir. Zaten karşımdakinin tatlılığından unutmuşum şekeri; kaynatılmış çay sapı içiyorum. Seneler boyu vermeseler damlasını aramam artık; hayatımın en tatlı çayını içmiş bulunmaktayım çoktan.

 Cebimden sigara paketimi çıkarıp (tabi sporu bırak, senelerdir peşinde koştuğun toptan ümidi kes; bünye sigaraya alıştı bile) 'Rahatsız olmazsan bir tane yakabilir miyim' diye soruyorum. Şu anda kendi çalıştığım dükkanda kendime müşteri muamelesi yapıyorum. Başkası olsa umrumda olmazdı ama karşımdaki sanki yarın sözleneceğim; üniversitede nişanlanıp askerden sonra evleneceğim kızmış gibi davranıyorum. Yüzüme baktı ve 'Sence ben sigara içiyor muyum' dedi. Bu tamamen içtiğini belirten bir soruydu. Hiç konuşmadan uzattım bir tane. Yaklaşık yarım saatlik sohbetin üzerine hiçbirşey konuşmamız gerekmiyordu; ayrıca sonradan öğrenmiştim beraber Teoman'dan 'Papatya' şarkısını dinlerken ilk sigarasını o gün içtiğini. O şarkıda geçen 'Kısacık kestirip saçlarını; içtin ilk sigaranı..' kısmında söylemişti. Çok fena yanılmış; sigara içtiği çıkarımını yapıp sigara uzatmıştım boş yere kıza. O andan itibaren saçma salak çıkarım yapmaya çalışma tribimden vaz geçmiştim. Ama o an mutluydu; yanakları kızarmıştı öksürmemeye çalışmaktan. Karşımda sadece susarak sigarasından nefesler çeken bir güzellik vardı. Ve ben o gün keşfettim bir sigaranın yaklaşık 6-7 dakikada o kadar güzel bir şekilde içilebileceğini. Balkonda tir tir titreyerek veya camdan sarkarak körükleyen bünye 3 dk yı geçirmezdi çünkü.

 Sigarasını bitirdi. Ben sadece karşımdaki güzelliği izliyordum; o güzellik ise bana o an duyacağıma en çok şaşıracağım cümleyi kurdu.

 'Çok güzel sigara içiyorsun'

 Ne? Ne yani? İyi birşey mi söyledi yoksa kötü birşey mi? Kızlar genelde sigaradan hoşlanmazlar evet ama Gizem'in o anki tavrında kötü birşey söylermiş gibi bir hâl yoktu. Gülümsedim sadece. İnsan kendisine yapılan güzel sigara içme iltifatına ne diyebilirdi ki?

 'Ben artık gideyim' dedi. İçimden sadece 'Ne olur biraz daha kal' demek geliyordu. Biraz daha kalmalıydı benimle. Bir saat bile olmamıştı geleli. İnternet cafede 'abi 25 kuruş ekle benim masaya' diyen çocuklar gibi 'Allah'ım bu manzarayı 15 dakika daha uzat yalvarırım' diye haykırasım vardı. 'Yine gel' diye ağzımı açtığım anda 'Yine gelirim' diye tamamladı ağzımdaki cümleyi. İkimiz de yüzümüzü eğerek gülümsedik. Aramızdaki elektriğin artık bir ilişkiyi beraber idare edebileceğinin ikimiz de farkındaydık. Artık ben ve ona hayranlığım yoktu benim için; biz vardık. Benim için de onun için de bu güzel günleri biraz uzatmak, birbirimizi biraz daha yakından tanımak en iyisi olacaktı. Fakat şimdiki kafamla bile o anda onun için de biz vardık diyemem; çünkü o gözlere baktıkça kadının yaratılan en ''Gizemli'' [ :) ] varlık olduğunu bir kez daha anlıyordum. Onun kafasından geçenleri okuyamazdım; sadece o anı yaşamamız gerekiyordu. Sonrasında ayaktaydık ve iyice birbirimize yakınlaşmıştık. Sarılmak için mi yakınlaşıyordu kestiremiyordum. Kafasının içinden geçenleri okuyamasam bile hızlı inip kalkan göğsü hızlıca nefes aldığını gösteriyordu. Ve sigaradan değildi artık yanaklarındaki kızarıklık. Kendime hâkim olacaktım bu sefer. İyice tanımadan sevemezdim; bağlanamazdım. Ve bu sefer hayatımda hiç olmayacağı kadar bağlanmak isteyecektim birine. Teoman dinlemeyi çok sevdiğini söyledi birden. Aklım hâla beni dudaktan öpüp öpmeyeceğinde olduğundan 'noluyo lan' der gibi kafamı kaldırdım.

  Radyoda  Kupa kızı ve sinek valesi çalıyordu.

 Kızarmış yanaklarıyla sarıldı bana. Tamı tamına aynı boydaydık. Kalbinin atışlarını hissedebiliyordum. 'Sadece birkaç saatlik muhabbetimiz var ama sana daha çok yakınlaşmak istiyorum ben' dedi. Duymak istediğim buydu. Artık akşam mevlüt okutabilir, adak adayabilir, fakire fukaraya yardımlarda bulunabilirdim. Sivas halayı beni buraya kadar getirmişti zaten. O anki mutluluğumu hiçbir yöresel dans kaldırmayacak; afrika yerlileri gibi olduğum yerde zıplayacaktım. Mal gibi bunları düşünüyordum o bana hâla sarılmış durumda şarkıyı dinlerken. İşte anı yaşamak bu olmalıydı. Ben salak gibi kafamdan dans figürleri geçirirken o sadece şarkıya eşlik ediyordu fısıldayarak.

 Aylar yıllar geçti sanki bizim sarıldığımız anın üzerinden. Yani en azından şarkı bitti; biz ortasında sarılmıştık. Bıraktığında gözlerimin içine bakarak 'ben sadece sana güvenmek istiyorum; beni sevmesen de olur' dediğini hayal meyal hatırlıyorum. Bir hafta önce üzerine atlamayı içimden geçirdiğim bu melek bana sarılmıştı ve ben sarhoş gibiydim. Sadece birkaç saat muhabbet etmiştik; ne zaman gelmiştik buraya kadar? Daha bir kızı etkilemeye çalışmanın o tatlı heyecanını yaşamanın keyfini çıkaracaktım ben. Yazın bitmesine 2 ay vardı. Ve tercih sonuçlarım belli değildi. Birden daha ilk tanıştığımız andan beri bütün hayatımı ona adamaya karar vermiş zihnimden bunlar geçmeye başlamıştı. Eğer sınavdan birkaç ay önce tanışmış olsak onun için sınava daha çok çalışıp İstanbul'da kalabilirdim. Fakat şehir dışına çıkacağımı ailem bile kabullenmişti. Bana güvenmesini, benim onu sevdiğimi bilmesini istiyordum; ama yanında olmalıydım. Her gün o güzel gözlerinin içine bakmak istiyordum.


 Bir sonraki şarkı da Yaşar'dan Birtanem oldu. Hayatın bana uzun süreli yalnızlıklarımdan sonra yaptığı süprizleri seviyordum..



Eylül

 Bitti.


 Dur şunu bi sana vereyim hele de yolluk edersin.


 


 Ve geride yine aynı bildiğini okuyan, Halil Sezai'den nefret ettiğini söyleyip yalnızken onu dinleyen beni bıraktı.



aslında hataydı. birbirimizi daha çok tanımalıydık. ama korktum. beni daha fazla tanırsan; hep yarım kalmış hikayelerin altına imza attığımı görürdün. anlardın hiçbir hikayeyi tamamlayamadığımı. çünkü yapamıyorum. dedikleri gibi. masallar dinleyerek büyümeyen çocukların masal gibi hayatları olur. ben çocukluğumu kitapların arasında ziyan edemedim ne yazık ki. hep kendi hikayelerimi kendim yazdım. ve ben hep hikayemin altına 'son' yazıp benimle birlikte imzasını atacak birisini arayıp duracağım sanırım. senin gidişinle uykuya yatan kelebekleri tekrar uyandıracak birini bulana kadar.


 Sonraları anlıyor insan. Hani büyüyünce; derdi tasası artınca. Sanki dünyanın tek derdi benim anlatmaya çalıştığım hikayelerin etkileyiciliğiymiş gibi düşünmeyi bırakınca anlıyor. Blogun görüntülenmesi 40k yı geçtiğinde baştan sona okuma sözü vermiştim kendime. Şimdi bitti bütün yazılar. Vay be; ne büyümüşüm ama!.


 Ve şunu anlıyorum sonunda. Ben ne çağımın ötesinde bir dahi, ne bir playboy kadar yakışıklı, ne bir multimilyarder ne de bir hayırsever değilim. Ama olmak istediğim şeyle şu an olduğum şeylerin arasında dağlar olması beni kamçılayabilecek tek şey. Saçma salak şeyler yazmadan gideyim ben en iyisi. Şarkılar rakıyla içilince kafa yapıyormuş; aslında rakı değilmiş o kafayı yapan.




Aşk ve Gurur


 Yazının başlıkla ilgisi hiç olmayacak; sadece başlığa yazacak birşey bulamadım ve dinlediğim albümün ismini bu yazıya vermeye karar verdim. Teoman'dan gelsin o zaman sıradaki şarkılar..

 Safranbolu'daki bir emlakçı (halk arasında emlakçı olarak biliniyor da benim kitabımda 'katıksız 7 ceddi sikişmiş orospu çocuğu' olarak geçiyor) 'Ailenizin gelip size ev tutarken kefil olması lazım, reşit misiniz' dedi de..

 Bir an düşündüm. Hiçbir seçimde oy kullanmayan ben (anarşistiz ya hıammınaa) reşit miydim? Ehliyetim yoktu; (john frusciante kredi kartı ve ehliyet kullanmıyomuş olooom. ben her ay 600 lira niye ekstre ödüyorsam) Tabi ev arkadaşlarımın atlayıp 'ehliyet var oy kullandık 22 yaşındayız' demesi de ayrı bir gaz verdi o emlakçının önündeki küllüğü şakağına geçirmek için.

 Neyse; konu aşk ve gurur olmayacağı gibi reşit olmak ya da emlakçının kırılacak şakak kemiği de olmayacak. Önümde 90 tuşlu oyuncu klavyesi varken hazır; bir de yazı patlatayım dedim bloga. Kafamda hala dün peşpeşe attığım tekilaların ağırlığı duruyor, son sigaram kalmış, 2 paket nescafe döktüğüm su bardağındaki nescafem de zinde tutmaya yeter sanırım. Teoman da hazır 'bana öyle bakma' diyor ya hani arkadan..

 Reşit olmak mevzu değil ama geçen gün twitter'da yazdığım 'uyumak için çok aç; yemek içinse çok yorgunum' (Hakan Günday'dan alıntıydı sanırım) sözümden sonra gerçekten de düzensizliğin dibine vurmuş hayatıma bir göz daha atmaya (2135235. kere) karar verdim. Yaşımın, genetik kodlamamın, stresin ve yaptığım işlerin getirisi olan dökülmeyi iyice ele almış saçlarım canımı iyice sıkmaya başlamışken cidden reşitliği geçmiş, genç olmak için de oldukça görmüş geçirmiş birisi olarak kabul edebilirim kendimi.

 Hakan Günday okumaya başladım yeniden. Çünkü o adamın Kinyas ve Kayra'yı yazmaya başladığı yaşta okumuştum o kitabı. Çok etkileyici gelmişti o yaşlarda. Özellikle her ergen gibi aileden uzaklaşıp kafa dinlemeye yer arayan bir kişiliğe sahipsen. Kronolojik olarak tüm külliyatı okuduktan ve hayatın birkaç kazığını yedikten sonra (evet bende kalamadım hayatta bakire; hayat koydu birkaç kere.) dedim ki; cidden hayatın saati benim için hep Teoman'ın 03.00 şarkısındaki gibi. Çok garip bir imgeleme yaptığımın farkındayım; kafam o kadar karmaşık ki şu anda nasıl açıklayabileceğim hakkında zerre fikrim yok.

 Dikkat spoiler içerir.

 Afrika'nın bende safari olayı dışında hiçbir çekiciliği olmamasına rağmen ufak yolculukları hoşuma gidiyordu. Adam öldürüp, sevişip, içki içip boş boş dolaşan 2 tane ergeni kim sevmez ki o yaşlarda? Hele ki elimde kalemle satır altları çizerek, boşluklara yazı yazarak, aforizmaları not düşerek okuyan ben için tamamen bir efsaneydi o 500 küsür sayfa. İlk bölümde ikilinin maceraları falan; çıldırtmıştı beni. Çünkü Hakan da küçüktü daha o kısmı yazıyorken. Aynı kafayla düşünüyorduk neredeyse.


 Kayra'nın yolu tamamen hiçliğe giden; zihin ölümü işini ciddiye almış bir şekilde ilerliyor. Ah; lise yıllarımda okuduğumda ne kadar da takdir etmiştim Kayra'yı! Sözünde durmuş, kendisine hayatta kalacağı ama hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağı, düşünemeyeceği, iletişim kuramayacağı mezarını hazırlatmıştı. Anita ile ilişkisini anlayamamış; sadece kendisini o odaya gömüp boşlukta kaybolmasını istemiştim. Doğru yolda ilerleyen Kayra idi benim için. Adının anlamı kader olan adam kadere karşı gelmeliydi zaten.

 Kinyas'ın yoluysa tekrar ailesiyle olmaktı. Kardeşinin yakın arkadaşıyla evliliğe giden yolda yürüyüp korunmalı ilişkiye girerek, maaşlı bir işte çalışıp normal bir sistemin kölesi haline gelmekti. Hakan büyümüştü; ailenin önemini, sistemin getirdiği huzurlu köleliği anlatıyordu. O yaştaki kafamla anlamıyor olsam da hissediyordum aslında Kinyas'ın da kaderinin Kayra gibi olduğunu. İçinde taşıdığı HIV virüsünü sistemin huzurunda yok etmeye çalışıyordu Kinyas. Adı kin ve yas tan gelen adam. Zihin ölümünü sıradanlıkla gerçekleştiriyordu. Sistemin parçası olmak zihin gerektirmiyordu çünkü.

 Lise yıllarım bittikten sonra birkaç sene hiçbir kitaba falan dokunamadım. Çünkü o kadar fazla kült roman geçmişti ki elimden; hangisinin bana yol gösterebileceğini bilmiyordum. Zaten elimin altında Chuck Palahniuk vardı; Gösteri Peygamberi benim için yol haritasıydı o zamanki yaşamımda. Tepede zannediyordum kendimi yaşadıklarıma dayanarak. Otobüste gözgöze gelip aşık olup 2 durak sonra inen kızların aşk acılarını çekiyordum. Bütün dünyanın yükü omuzlarımda tribindeydim. Beni büyüten annem değil de o zamana kadar aşık olduğum kızlarmış gibi kızgındım hayata karşı. Aslında hiç aşık olmamıştım; çünkü üzerinden bir süre geçtikten sonra içimde pişmanlığa dair kırıntı bile kalmıyordu. Nefret ediyordum kendimden; yaptığım ve göz yumduğum yanlışlardan dolayı.

 Sonra büyüdüm. İlk oy kullanma hakkım verildiğinde hissetmedim bunu. 2. defa okudum Hakan Günday'ı. Piç'i okudum önce. İlk tepkim 'naapıyor bu amına kodumun salakları' oldu. Ergen benin verdiği tepki ise 'ohaaa manyak hayat tarzı lan buuu' olmuştu. Kinyas ve Kayra'ya kadar pek birşey geçmedi aklımdan ergenliğe dair. 'Az' da birkaç karşılaştırmam oldu sadece. Derda değildi benim hikayemdeki kahraman. Malafa, Zargana, Azil, Ziyan'ı kenara atmıştım çünkü onlar daha ağır kaçmıştı ergenliğim için. Tekrar incelemedim; sadece okuyup geçtim bunlar zevkine olsun diyerek.

 Sonra sıra Kinyas ve Kayra'ya geldiğinde tamamen o zamanki kafamın hangi torbacıya ait olduğunu merak etmeye başlamıştım. Çünkü gerçekten gereksiz gereksiz notlar almış, hiç olmayacak aforizmaların altını çizmiştim. Ölüme yaklaşan hastalıklı kadın döngüsü yerine 14 yaşındaki aşığı seçmişim altını çizmek için. Seksin iki tarafın da kazandığı bir spor olduğu aforizmayı siklememişim bile üstelik. İlk kısımlarında ilgi çekici birşey bulamadım fakat Hakan Günday da büyümüştü kitap 2. ve 3. kısıma geçtiğinde.

 Kayra'nın yolunda o kadar istemiştim ki Anita'yı sevmiş olmasını. O fahişenin Kayra gibi bir orospu çocuğundan daha büyük bir kalbi olabileceği o kadar göz önündeydi ki; Anita için üzülüyordum. Kayra siktir git evlen şu kızla mis gibi hayatını yaşa; ülken seni zaten dört gözle beklemiyordur diyordum içimden her sayfasında.

 Kinyas'ın yolu benim için daha çok şey ifade ediyordu. Ergen kafam Kinyas'ı plana ihanet etmiş gibi görüyordu çünkü. Zihin ölümü planlarını es geçip Kayra'yı terk ettiği için suçluydu gözümde Kinyas. Ailesinin yanında bok vardı çünkü. Ailesiyle 18 sene geçirmiş bir ergen için gerçekten hatalıydı.

 Ama ailemden 3 sene uzakta kaldıktan sonra o sayfaların hepsinin altını çizesim geldi. Kinyas ailesinin evinin zilini çaldığında ve annesi kapıyı açtığında; kardeşiyle ilk konuştuğunda, babası sırtını sıvazladığında yaşadım sanki o anları. Çünkü seni sevdiğine şüphen olmayacak insanların sana yakın olması gerçekten dünyanın tüm gerçek pisliklerine karşı bir durumdu. Sen ne yapmış olursan ol seni kabul edecek bir ailen olması önemliydi hayatta. Artık benim için Kinyas'tı doğruyu yapan. Kayra sadece kendi kazdığı mezara kıçına pamuk tıkılmadan gömülmüştü. Tolga'ydı artık Kinyas'ın benliği. Ve o da zihin ölümünü gerçekleştiriyordu. Unutmak için uyumak; kendini affetmek için sevmek..

 Ben de sevdiğim kızları göz önüne getirmeye çalıştım. Hani yazdıklarını birine göndermek isteyen Kinyas'ın sevdiği bir kadın olmuş olma ihtimalini düşünürken aklına hiçbir kadının gelmemesini hissederek. Hayatımı kollarında geçirmek istediğim kadınlar vardı geçmişimde; ama sadece birkaç rüyama konuk olup sonra senelerce görmediğim bir kadına ne kadar güvenebilirdim ki bu saatten sonra? Efla adlı yazıma bakacak olursak var tabi diyebiliriz ama en ağır aşık olduğuma karşı bile senelerce içimde nefret beslemiş bir adamdım. Gerçekten de yoktu 7 yaşımdan beri tuttuğum günlüğümü emanet edebileceğim bir kadın.. Gelip geçmişlerdi sadece hayatımdan. Sırtıma yaptırdığım melek dövmesini sildirdiğim zaman bitmişti zaten benim için tüm sevgi kırıntıları. Artık kızımın adını yazdırırdım kalbimin üzerine evlenip çocuğum olduktan sonra.

 Kinyas gibi kendimi affetmek için sevmiştim sanırım. Geçmişimde 8 sene saf kötülük yoktu ama kendime olan nefretimi geçirmek için sevmiştim. O zamanlar dinlediğim buhranlı aşk şarkılarının gereğiydi bunlar. İzlediğim aşk filmlerinde erkeğin yapması gerekenleri yapmaya çalışıyordum. Titanic'i her izlediğimde Jack'i takdir ediyordum fakat yerinde ben olsam Rose'u o kütükten aşağı atardım herhalde. Çünkü kördüm. Yapmaya çalıştığım şeylerle yaptıklarım arasında uçurumlar vardı. Düşünceler mükemmel fakat davranışlar kusurlu olurdu zaten hep.

 Şimdi bu yazıyı sayfalarca yazabilirim; hatta bu bloga yazmaya başladığım zaman bir romana başlasam Kinyas ve Kayra trilojisi oluşturabilirdim.  Fakat bu yazdıklarım sadece seneler sonra okumak için. Ergenliğimde neden bedenimi eskitip, saçlarımı kaybetme pahasına düzensiz beslenip sigara içtiğimi, uykusuz kaldığımı bir zaman sonra hatırlamayacağım. İleride bunların hiçbirisi aklıma gelmeyecek çünkü. Şu anda bunalımlar, depresyonlar yaşıyorum ve bunları yazıyorum evet ama sonraları kayınbiraderimle balkonda çay içerken oturup da 20 li yaşların başında duşta ağladığım günlerin muhabbetini yapmayacağım. Yazıyorum çünkü Teoman çok güzel söylüyor Ortaçgil ile beraber. Yazıyorum çünkü Can Dündar aşkı çok güzel tarif ediyor. Yazıyorum çünkü Hakan Günday da bütün karakterlerini bunalımdan bunalıma sokuyor. Yazıyorum çünkü kız bloglarında; meme fotoğraflarıyla dolu olan tumblr'larda atasözü edasıyla yazan, iki satırlığı binlerce beğeni alan aforizmacılardan değilim. Artık aforizma görüp çıldıran bir ergen değilim. Sabahattin Ali, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Ömer Seyfettin, Peyami Safa, Emrah Serbes varken delirmiyorum Hakan Günday'ın bohem karakterleri için. Ama Hakan abiye ölene kadar sonsuz saygı duyacağım; orası ayrı.

 Kendim için yazıyorum aslında. Birkaç süslü cümle ve fotoğrafla süsleyip yazı yazarak karı kız kaldırma amacım yok. İleride gülünç gelmesi için, şimdilik unutmak için yazıyorum. 15 yaşında yurttan kaçıp kavga ettiğimi, 18'li yaşlarımda duşta ağladığımı, 20 yaşımda bileklerimi dikine kesmeyi düşündüğümü, 22 yaşımda bir emlakçıyı benim 4 sene önce seçme ve seçilme hakkı kazandığımı görmezden geldiği için onu öldürmeyi istediğimi unutmak için yazıyorum. Ve yıllar geçtikçe bazı şeylerin öylesine anlamsızlaştığını fark ediyorum ki; beynimi uyuşturmak için geleceğimin ona bağlı olmadığı bir online oyun için turnuva turnuva koşturuyorum mesela. Aşık olmak istemiyorum 2 senedir. Çünkü uyuşmak istiyorum biraz daha. Belki de hala kitabın ilk kısmındayım. Önüme gelene ilgi duyuyorum fakat ne Kayra gibi Anita'mı bulabildim ne de Kinyas gibi Melis'imi. Daha önceki yazılarımda hep kullandığım bir sözdür 'ceplerime birkaç gitar riffi doldurup gitmek istiyorum buralardan'.

 Rafa kaldırıyorum artık Kinyas'ı da Kayra'yı da hayatımda. Benim yolum tek başıma çünkü; ne kadınlarını sarhoş edip döven, hayranı olduğum bir katil var hayatımda; ne de davamıza ihanet edip taşıdığı virüse rağmen yeni bir hayat kurmaya çalışan; beni terk edecek bir orospu çocuğu kan kardeşim.

   Kayra'nın dediği gibi aslında şimdilik. Hiçbir şey yok! 

  Ama Kinyas gibi bitireceğim başkalarının hayatlarının gölgelerinde yaşadığım sanrılarımı. 'Herşey var' diyeceğim. Çünkü herşey olacak!


 Fakat ben ailemle olmak istiyorum. Dışarıdan gören gözlere 'iyiyim' deyişim beden sağlığımın doğruluğu olur; diğerini zaten ben istediğim kişiye uyandırırım. Çok büyük bir yanlış yaptığımın farkındayım; geceleri sabah ezanına kadar gözlerimin açık olmasının doğru olmadığının da farkındayım. Çünkü bu hayatta hiçbir zaman kemik köpeğe gitmez. Köpeğin kemiği alması gerekiyor. Ama bilmiyorum. Sadece beynimi uyuşturup yazıyorum. Kendi yolumu çizeceğim zamana kadar uyuşuk bir şekilde geziyorum. Sağlam temellerle inşa etmediğim geleceğimin çökeceği güne kadar birkaç hayal görmeye başlayacağım. İşte o zaman açıp okuyacağım bu sayfaları. İşte o zaman  'Sen buydun; ve hiçbir zaman değişmeyeceksin. Bunlar sadece anlık yanılgıların. Para mı kazanıyorsun? Bak tüm gençliğinde zaten çalışmışsın. Aşık mısın? Bak yıllarca bir sürü farklı kızla hep aynı hayalleri kurmuşsun. Düzenli işin mi var? Bak; bir yaz tatili boyunca yaşıtların güneşlenirken sen dükkan açmışsın her sabah. Bunalımdasın ve ölmeyi mi umuyorsun? 20 yaşında bileklerini kesiyordun seni geri zekalı!' diyeceğim kendime.

 Yazdıkça dağılıyorum; gün doğmasına az kaldı ve gök gürültüsü iyice kendini aşmış durumda. Teoman da bitmiş durumda; belki birkaç parça da David Bowie'den dinlerim. Şimdiye kadar bu blogda kayıtlı 220 tane taslak, 123 tane de yayımlanmış yazı oldu. Hiçbirisinde kendimi birisine ifade etmeye çalışmadım; hiç oturup da giriş ve gelişmenin sonuçla akraba olmasını istemedim. Kafama göre yazdım; aklıma geleni, kızdığımı, o an çalan melodilerin hissettirdiklerini.. Bu gece de kafamın ağırlığıyla, uykusuzluğumla, gök gürültüsüyle, uyuşmuşluğumla yazdım. En başta dediğim gibi; başlık anlamsız oldu konuyla. Fakat konu da içeriği andırmadı hiçbir satırda.

 Açıkçası şu anda bu yazdıklarımı baştan kontrol edip öyle yayınlamam gerekiyor fakat bunları yapamayacak kadar yorgunum. Ve son birkaç haftadır gün aydınlanmadan uyuyakalıyorum masanın başında. Sanırım yaşlanıyorum; ya da biyolojik saatim depresyonumla savaşıyor.


 Her yazımı bir şarkıyla süslerim bu blogda. Fakat bunca dağınıklığı toparlayacak bir parça bulamam gibi. Başlığa adını veren albüm de 3. satırda falan bitmişti zaten. O zaman son  yer imlerimden birisini paylaşayım sizinle. Estas Tonne ülke ülke gezip istediği yere tezgahı kurup gitarını çalan bir çağımız dervişi benim gözümde. Eğer bir gün Taksim'de falan rastlarsam durup dinleyeceğim kendisini hiç sıkılmadan. Birkaç içi boş aforizmayla daha doldurmadan buraları; veda edeyim şimdilik. İleride bunları okuduğumda bu kafayı yaşamak için kafama sıkmam gerekeceğini de ekleyeyim gitmeden.


                                    



Eflâ

Lise yıllarımda okumuştum Kinyas ve Kayra'yı. Kinyas uygun, olumlu, dayanıklı anlamlarına gelirken Kayra sadece 'kader' demekti. 2 farklı kişiliğin uyumsuzluğunun aslında ne kadar heyecanlı olabileceğini gördüm. Ve ilk sayfasında bulunan söz hoşuma gidiyordu her açtığımda.

                                     'OMNES VULNERANT ULTIMA NECAT'
                                         Hepsi yaralar; sonuncusu öldürür.


Aslında ölmesine çeyrek kalmış herkesi pişman etmeye çalışan hastalıklı, yaşlı kadının ilgi çekmesi gerekirken o zamanın kafasıyla bir önceki sayfasına takılmıştım ben. Eflâ. 14 yaşındayken bir ay aşık kalınabilinir mi diye merak etmiştim. Tabi o sırada otobüste yolculuk yapıyordum ki 'Hiçbir yere ait olmayanlar her yere aitmiş gibi davranırlar' sözünün altını çizmişim. Arka fonda da 'O yar senin derlerse de on koyun kurbanım var' diyerek yardıran bir Ankaralı.

 Bir kısmını koparıp arkasına numaramı yazıp dinlenme tesisinde tanıştığım bir kıza vermişim en son boş sayfasının. Neler yazdığını hatırlamıyorum yırtık kısmında. Üstelik de silinip gitmiş kurşun kalemle yazdığım satırlar ama o zamandan hatırlayabildiğim kadarıyla benim de hayatımda bir Eflâ olmuştu. Ben de en arkasına yazmıştım hikayemi, özlemimi. Zaten tam 1 sene sonra rüyalarımdan uyanıp hiçbirşey hatırlamayacaktım.

   Eflâ... fazlalıklarını bir kenara bırakırsak; Efla.

 O kadar çok özlemiştim ki bana birkaç ay aşık olmuş gibi hissettiren kadını. Bense o sırada duygusuz ve normal bir hayata kapılabilecek kadar uyuşuktum.

 Yıllar geçti üzerinden ve bana sadece bir içki karşılığında gözlerini seyrettirme fırsatı tanıdı. Bir zamanlar kısa bir süre nefret ettiğim kadına; o kocaman gözlere bakıyorum da, 'Yatayım mı göğsüne? zaten bana hep bir rüya kadar yakındın; uyandığında boğazımı kesmiş olman gerçekten pek de umrumda olmayabilir o huzura ulaştırdıktan sonra.'

 Özlem bir süre sonra insanı psikopat yapabiliyor sanırım.

 Ya da 48 saattir uyumamanın ve otobüsün camına yasladığım kafamın ağırlığından biraz salaklaştım.

 Bilmiyorum Efla. Belki bu sefer de gözlerinin içine baka baka içindeki bana dair tüm duyguları öldürebilirim. Birşey hissetmediğini söylerken senden daha güzel bir kıza gülümsemiş olmamı kıskanmazsın belki. Aslında biz o gece ölmeliydik. Şarap içip küvette sevişirken. Başım göğsünde kalmalıydı belki de; o dolunay ışığının altında ölmeliydik ikimiz de.

 Sol yanımdaki....-- diye başlayan cümlenin sonrası yok çünkü dinlenme tesisinde tanıştığım Muğla'lı kıza numaramı vermek için sayfanın alt kısmını yırttım öküz gibi. Malım çünkü ben. Her sayfasında altı çizili cümleler olan; boş bütün kısımlarında satırlar dolusu yazılar olan kitabımı bir süre kaybettiğim gerçeğini ortaya koyarsak; değil bir kalbe sahip çıkmak; bana tavşan bile emanet edilemez bu devirde. Aç kalırsam keser yerim. Haadi grş.

'sorarlarsa, "ne iş yaptın bu dünyada?" diye, rahatça verebilirim yanıtını: "yalnız kaldım. kalabildim! altı milyarın arasına doğdum ve hiç birine çarpmadan geçtim aralarından...'




Dağınık



 Selam millet. Kaç sene oldu yazmayalı? Aa, en son şubatta yazmışım kapatıyoruz patron çıldırdı pantolonları indirdik arka rafta bekliyoruz diye.
 Valla geçen sürede elimde avucumda ibretlik hikaye biriktirdim diyemem. En son salıncak kurup deve s.kme peşinde olan birkaç arkadaşla uğraşıyordum. Malum; stajyere tarih boyunca kimse hakkını vermemiş bana mı vereceklerdi? Ben de bıraktım zaten.

 Bloga girmeyeli de uzun zaman oldu. Çoğu gönderinin altındaki videolar falan silinmiş. Yenilemekle işsiz bir anımda uğraşabilirim. Şimdilik kafam zilyon tane saçmalıkla dolu zaten. Bu yazı da neyle ilgili olduğu ve olacağı belli olmayan bir karalama olacak gibi. Ama bilmiyorum ya; hadi başlayalım bari. Önce bir şarkı verelim mi ?


                                 


 Geçen sene mi ne sevgilime söz verdiydim Fransızca öğrenicem diye. Neden böyle bir mallık yaptığımı da bilmiyorum zaten. Fransızca şarkı dinleyip Amelie'yi kesik kesik izlemekle öğrenilmiyormuş meret. Neyse online bir oyun bulup Fransızca diline çevirip 2 sene oynarsam ana dilim gibi konuşurum zaten.


 O bu değil de annemle beraber öyle eski fotoğraflara bakayım biraz dedim. Liseden sonra bir insanın talihi hiç mi düzelmez lan. Tüm üniversiteyi sivilceli olarak mı geçireceğim ben yani? Tamam lisede koca g.tlü tıfıl bi çocuktuk da üniversitede mi girdim lan ben ergenliğe? Çünkü davranışlarım da onu göstermeye başlamıştı. Ailemin yanında durmak istemiyor, hep yeni birşeyler keşfedip karşı cinsle takılmak istiyordum. Neden bilmiyordum ama hiç ortasını bulamadığımdan dolayı çok çarpık ilişkiler yaşadım. Hoşlanamadım; tanıştığımın akşamına arkadaşlarıma anlattım; tüyo verin az lan diye ağladım. Gittim aşık oldum gülüşüne, ya da nefret ettim ama yüzüne karşı söyleyemedim. Seni seviyorum'lar dı aslında nefretim. Kimseyle ilgili çıkıp da 'olm evlenirim bunla ben' diye düşünmedim. Hiçbirisini anneme benzetemedim; kucağımda saçlarını okşarken kollarımı boynuna dolayıp öpmedim. Dışarıdan bakılsa seviyorum sanarlardı ama kelebek at sikine hiç bu kadar da yakışmazdı. Bilmiyorum; yürütemedim. Pişman olduğum da oldu umursamadığım da. Ama şimdi geriye dönüp o fotoğraflara baktığımda hala 'çok tatlıymışız aslında lan' diyebiliyorum. Neden bilmiyorum ama hep kendimden birşeyler katmak istiyordum. Sonuçta azımsanamayacak uzunlukta yalnızlıkların üzerine geliyorlardı ve ben her yalnızlığımda biraz daha geliştiriyordum kendimi.

 En azından yaşımız küçüktü; kimseyle ay ışığında şarap içip küvette sevişirken ölemezdim yani. Ne kadar tutkulu ilişki olursa olsun sabahları yiyeceğim trip yine 3. günaydın mesajından sonra 'hmm sn uyuyysn hla snrm .ss' olucaktı yani. Yaşıtlarımın çoğu porno sitelerde fink atarken ben neden internette mirket ve hamster g.tü fotoğraflarına ''auuuvvv çok tatlı sefgilim yhaa .d'' diyordum? Yani ayranı bile kola gibi yapan mekanlarda gömme tavuk yemek varken ben neden sevmediğim salata tiplerine dünyanın parasını domalıyordum ki? Sezar salatanın başında çekilmiş fotoğraflarım için tıklayınız. 

 Fotoğraf falan yok link de değil o zaten de; durum buydu yani. Lan olm ben bildiğin dalyarak bi ergenmişim zamanında ya la. Sevgililer günleri zaten efsane oluyordu. Aile arasında ufak bir parti. Zxcxasdasd. Yok öyle birşey. Mert'le gidip it gibi içki içiyorduk o gün. 14 şubat'ta ikimizi de kimse bulamazdı. Şimdi kızlar 'ıyy amk kekoları' diyecek ama dur bi dinle ya.

 Rusya'nın 11.547 km menzilli füze yaptığı devirde ülkemiz hala yüzebilen dozer yapmakla övünüyorken kızlarımızın durumu ne olabilirdi ki? Yani ben ülkede bir tane baba görmedim 'kızımı 10'da eve bırakacaksın evlat' diyen. Yabancı filmlere çok özendiğim söylenemez tabi; çünkü birşey olduğunda ilk senin tepene çöküleceği belli. Ama yine de gönül isterdi öyle olmasını.. Neyse ki sonra çözümünü buldum; serseriler aşık olmaz arzularlar deyip çıktım işin içinden.

 Neyse mevzu bu yani. Çok saçma salak şeylere yormuşum zamanında kafamı. Şimdilerde rahat gibiyim; en azından sivilcem yok ve her dakika karşı cinsi arzulamıyorum. Akşam yemeğinden sonra emekli amcaların gittiği türden çay bahçelerinde takılıp geceleri bilardo oynuyorum. Zamanın az olduğu kadar değerli olduğunun da bilincindeyim ve dolu dolu geçirmeye çalışıyorum. Yine uzun bir yalnızlık biriktiriyorum anlayacağınız. Sıradaki şanslıya sadece sabır dileyebilirim. Çünkü o ergen fikirleri üzerimden attığımdan beri sadece teorideyim; pratiğini yapma fırsatım olmadı. Ya da ne bileyim; çok fazla zamana bıraktım hayatı. Rüzgar benim yelkenlerimi doldurana kadar kıyıda ufak balıklarla uğraşacağım gibi..

  Az şu resimlere bak ya. Düzgün bi klip bari çekeydiniz.





Arada sırada uğrayacağım artık. Kapattık diye de unutmadık yazmayı elbet. Ha bu arada Tony Stark olma okulunda 4. seneme başlayacağım eheheuhehe. ßß.