Çoğu şeyin başlangıcı bir yalandır genelde. Bir sevgiliye bakıp sevdiğini söylemek
mesela. Sevgi sanki bu kadar kolay ifade edilebilirmiş gibi… İnsanoğlu
böyledir. Yalanlarla dolu küçük dünyalarımızda, mum ışığı gibi parlayan küçük
yalanlar. Doğrular ise çoğu insanın karanlık tarafındadır. Karanlığı
aydınlatmak içinse yine o küçük “mumlarımıza” ihtiyaç duyarız. Çoğu kişi benim
bu düşüncemi yanlış anlayacaktır. “Hayat yalanlardan ibaret değil!” ve “aslında
doğrular aydınlık tarafımızdır!” gibi cümlelerle karşılık vereceklerdir. Merak
etmeyin, kimseye yalancı dediğim yok. Sadece biraz farklı bir bakış açısı
katmak istedim. Birde dünyaya , zihnini “mum ışığıyla aydınlatanların” gözünden
bakın. Her şey çok farklı o insanların zihinlerinde. Böyle diyerek ayrım
yapmıyorum. İnsan beynini genelde birden çok bölümlere ayırır, bilinçli ya da
bilinçsiz. Bazı bölümleri yalanlar aydınlatırken bazı bölümlerde yalanlar
karanlık yerlerdir.
Şimdi şu konuya gelelim. Niye böyleyiz? Neden yalanın
kötü bir şey olduğunu bilsek bile yalanlar söyleriz. Kimse ben yalan söylemedim
demesin şimdi. “Söyledim ama gerekli yerlerde söyledim” dediğinizi duyar gibi
oluyorum. Bu da insanlığın doğal savunma mekanizmasından kaynaklanıyor. Kimse
kendi gözünden, kendini, kötü görmez-göremez. Kendinizi ne kadar aşağılarsanız
aşağılayın yine de küçük bir kısmınız size, sizin aslında dünya üzerinde özel
olduğunuzu, kimsenin siz benzemediğini söyleyecektir. Bu da çok insani bir
duygudur merak etmeyin. Özetleyecek olursak neden böyleyiz benim de bir fikrim
yok. Tek bildiğim her insanın kendi dünyası vardır ve o dünyalarından ayrılmayı
pek istemezler. Dünyalarının dışına çıkmamak için yalanlar söylerler. Kendi
doğrularından vazgeçmek istemezler. İşte “yalan” burada devreye giriyor.
Herkesin bir konu hakkında kendince bir yolu, düşüncesi yani “doğrusu” vardır.
Halbuki sadece bir tane doğru vardır. Oda şudur: “bir tane doğru yoktur”
E peki bir tane doğru yoksa yani herkesin kendi doğrusu
varsa ve birden fazla doğrular bizi biz yapıyorsa, yalanlar da aslında doğrular
değil midir? Yalan son derece göreceli bir kavramdır bence. Ben 2+2=5 dersem bu
yanlış olmaz. Niye mi? Çünkü bir teoreme göre bu evrende sonsuz tane paralel
evren vardır. Dünya ya benzer, dünyadan farklı, sonsuz tane dünya. Bu
dünyalardan, bu evrenlerden birinde illaki bu dediğim doğrudur. Bu da bizi şu
noktaya getiriyor. Doğru kavramını sadece kendi dünyamız içerisinde kısıtlamalıyız.
Peki böyle iyi güzel de herkesin farklı dünyası varsa nasıl tek bir doğru
olacak? İşte bu da yalanların, hem doğru olduğunu hem de yalan olduğunu
gösterir.
İşte bu yüzden yalanlara ihtiyaç duyarız. Kendi dünyalarımızdan çıkıp başka dünyaları görmek için. Başkalarını kendimize
bağlamak için veya kendimizi kendimize bağlamak için. Aslında hepimiz
yalancıyız. Az yada çok…
Aşk; üç harfli; içerisinde ego barındıran büyük bir hezeyan.
Ve kayboluyordum; yalnızlığın boğduğu ruhumdan arta kalan çığlıkların, akustiği yok olmuş kalbimde yarattığı duygu çığlarından saklanmaya çalışırken.
Gözler artık hiçbir anlam ifade etmiyor; derinliklerinde çaresizlik görüyorum.
O güzel yeşil gözlerinde buruk bir çaresizlik var gibi. Yalnızlıktan mı bahsediyorsun? Kafanı kaldırıp etrafa bir baksana. Yalnız oturan benim burada.
Çünkü insanlardan nefret ediyorum.
Belki de ilk öğrenmemiz gereken şey; paylaşmaktı.
Benimle sadece oyun arkadaşı olmak istiyorsun. 7 milyar insandan herhangi birisiyim ben aslında; geçmişimi bile bilmiyorsun henüz.
İlgilenmiyorsun da. Ne olduğumu; nerden geldiğimi ve nereye gitmek istediğimi bilmiyorsun.
Neyi aradığımı; neyi kovaladığımı. Pislik bir adam olup olmadığıma bile dikkat etmiyorsun.
Beni sevenlere onu yaptığım için sevilmeyi haketmiyorum; ve bundan dolayı hep yalnız kalacağım ben.
Ne yapıyormuşum ki beni sevenlere?
İnsanım ben; biraz duygulansam;
Hatalar yapar; kendime söver sayarım.
Birşeyleri yok etme isteğimden eser kalmadı artık. Eğer her nefret ettiğim insanı öldürseydim; bunu sadece birer kere yapmış olurdum.
Gözlerimi her kapattığımda sadece bir hiçlik görüyorum. Koskocaman bir hiçlik. Siyah bir cennet; kırmızı cehennem. Ama gözlerim kapalıyken gördüğüm düşü hiçkimse açıklamıyor bana. Çünkü hiçliğin rengi yok.
Benim için en iyisi senin için de en iyisi olacak anlamına gelmiyor. Şu bayan şu şekil geynir, bu bayan bu şekil geynir.
Herkes hikayenin kendisini ilgilendiren kısmı ile ilgileniyor. Gerisi sadece onun hayatı, kimse karışmıyor kimsenin yaşadıklarına, acılarına ve hastalıklarına..
Dört saniye.. Gözlerine baktığımda aşık olmam için yeterli olan zaman dilimi. Ve sen benim olduğunda; beşinci saniyelerden nefret edeceğim.
Gözlerin birer ayna haline gelecek uzun bakışmalarımız sırasında. Ve ben sadece orada kendimi göreceğim. Hayır bebeğim; narsist olmakla alakası yok bunun. Ama sende keyifli bir pazar kahvaltısı kadar heyecanlandırmıyorsun beni. Kendimi gördükçe gözlerinin çekiciliği giderek yitecek; tıpkı senelerdir bakmaya doyamayıp da birden vazgeçtiğim aynalar gibi.
Acılarım, omuzlarımdaki ağırlıklar, içimdeki katılaşmış duygular, sevme ve sevilme ihtiyacım..
Bunlardan dolayı istemiyorum kimsenin gözlerinin içine bakmayı.
Korkuyorum. Gözlerine baktığım bir anda birden o yeşil gözlerinin içimi delip geçebileceğinden; herşeyimi tüm çıplaklığı ile görebileceğinden.
Taşıdığım yük paylaşılamayacak kadar ağır. Gözlerinin günden güne bu ağırlığın yansımasından dolayı ışığını kaybetmesi ihtimalini düşünmek bile beni tarif edilemez bir boşluğa sürüklüyor.
Umut; dört harfli bir kelime. Bazı şehirlere hiç uğramayan.
Işığınla kal. Umudunla yaşa. Benim şehrime hiç uğramayan umutla. Hiç görmediğin diyarlara git, yeni sahillerde denize gir. Git ve güneşin güzel gözlerini kamaştıracağı yerlerde hayatını yaşa.
Benim şehrim soğuk, benim şehrim karanlık. Gökyüzü yok benim şehrimde. Geceleri yıldızlar yok. Benim şehrimin nehirlerinde balıklar gezinmiyor; ormanlarında kuş cıvıltıları yok. Hayalet gibi benim şehrim. Üstüne sis bürümüş; karı bile temiz ve saf değil.
Umudum yok benim. Hiç de olmadı sanırım. Düştüğüm çukurda boğuluyorum; dibini gördüğüm halde yükselme zahmetine katlanamıyorum. Yorgunum; kanatlarım kırık.
Bütün gece boyunca şafak beklenir sadece, hani gecenin en karanlık anında doğup da tüm dünyayı aydınlatacak olan o ışık gelecektir ya..
Umut sadece dört harfli bir kelime; bazı hayatlarda hiç geçmeyen. Sadece kaybetmiş, dibe vurmuş, yaşanmamış ve yaşanamamış olanlar için sadece arkasında pişmanlıkları bırakıp giden; buralarda pek bulunmayan...
Bir süre sonra kırılacak bir kalbinin bile bulunmadığını fark ediyorsun. Dışarıdaki dünyanın verdiği savaşın sadece tanığı olup; içindeki savaşa ev sahipliği ve başkomutanlık etmek zorunda kalmak hiç umudunun olmamasından daha fazla acı verebiliyor. Ne kadar az umarsan o kadar az hayal kırıklığına uğruyorsun sonuçta.
Geçmişini, hayal kırıklıklarını içine duvar örüp gerisine kapatırsan; güneş girmeyen eve doktor da giremez duruma gelir bu sefer. Kalbinde biriktirdiğin hayal kırıklıklarının bir gün gelip de sana taşıyamayacağın kadar büyük bir yük haline geldiğini düşünsene.
Bu durumdayken sana sadece kendin yardımcı olabilirsin. Dışarıdan yardım aldığında işler daha da kötüye gidecektir. Kelebek misali. Kozasının içindeki bir kelebeğe dışarıdan yardım etmeye çalıştığınızda öldürürsünüz. Kelebeğin kendi başına o kozadan çıkabilmesi gerekir. Bu işi yaparken kanatları kozaya sürttükçe gelişecek ve güçlenecektir.
Lise edebiyat hocası saçmalıklarını bir kenara bırakalım.
Kimse kimin ne için yaşadığını, neyi düşündüğünü, neyi düşlediğini asla bilemez. Birçok kere önümüzde duran fırsatları sırf zevk olsun diye gözardı edip daha iyileri umudu ile peşinden koşmadık mı? Belki de senin yoluna çıkınca sadece yanından geçip gittiğin şey başka birisinin hayallerini süslüyordu? Ya da başka birileri senin yıllardır hayalini kurduğun şeyin doğuştan beri içinde yaşıyor ve fakat bundan hoşnut durumda değil? Eline geçen fırsatlardan dolayı kimseyi yargılamamız da söz konusu olamayacağı gibi; sadece kendi hayallerimizin peşinden koşabilmeyi öğrenmeliyiz. En azından uyumamıza yardımcı olanların arkasından yürüyebilecek gücü kendimizde bulabilmeliyiz.
Kendini dışarıya kapatmak; sadece bir illüzyondan ibaret olan yaşamın sahnelerinden birisinde kaybolmak demektir. Bilirsiniz; illüzyonda ilk sahne ''Vaat'' tir. Doğumunuzdan sonra size gülücükler atan insanlar etrafınızdan eksik olmazlar. Sizi hayata karşı hep bu gülücüklere boğulacağım inancı ile hazırlarlar. Hayalleriniz güzeldir; temiz bir popo, sütlü bir mama ve birkaç tane sallayınca ses çıkaran oyuncak. Burada gösterilen hiçbirşey aslında gerçek olmayacaktır. Olan da zaten ileride vazgeçilerek sadece fotoğraflarda kalacaktır.
İkinci sahneye ''Dönüştürme'' denir. Siz büyüdükçe bu perdenin ne zamana rast geleceğini anlamaya başlarsınız. Hani insan 19-24 yaş arası bir değişim geçiriyor da; o arada bir bok olmazsa sik kafanın teki olarak kalıyor ya, işte burası tam olarak o kısım. Sizin gibi olağanüstü bir nesneyi alır ve tam bir sik kafaya dönüştürmeye çalışır. Hilenin sırrını arar arar bulamazsınız. Birkaç yoldan birisini seçersiniz ki bu büyük ihtimalle ''düşünme'' olacaktır. Aslında dikkatli baksanız cevap tam olarak da orada duruyordur.
Üçüncü ve en güzel sahne en sonda gelir. ''Prestij'' denilen bu bölümde herşeyi geri kazanmanız gerekecektir. Ergenlikten kaybettiğiniz tüm herşeyi bu bölümde geri getirirsiniz. Ama ''Vaat'' ten sonra olabildiğince çok yorulmuş, tecrübe kazanmış ve yıpranmış olursunuz. Ama gerçekler bir bir gözlerinizin önüne serildiğinde ''Değdi be onca şeye'' diyebilecek misiniz?
Etrafımda tek çiçek koklamamış, tek bir yıldıza bakmamış, kimseyi sevmemiş, bir göğüs üzerinde uyumamış, kavga etmemiş, düşmenin adrenalinini yaşamamış, kısacası hayatla bağını koparmış insanlar görüyorum. Tek bildikleri birtakım sayılar ve harflerle uğraşmak.
Böyle olmamalı. Ya da olmalı mı? Bilemezsin. Yaptığın sadece boşlukta sürüklenmektir. Bir ışık gelip de seni bulana dek.
Nereden çıktığı belli de olmayacaktır elbette; bakarsın bir gün başka bir kılığa girmiş bir şekilde gelecektir; uğrayacak kollarına, ağlayan suratından aşağı süzülen gözyaşlarına konacak; kapattığın ve sakladığın duygularını saracak, seni yeniden ısıtacak.. Belki bir gün; ölmüş ya da hala bekliyor olacağız...
Kalbime hoşgeldin prenses, kusura bakma burası yıkılmış bir saray olmak için biraz fazla dağınık..
Karmaşık bir zamanda geldin. Nasıl anlatsam, hani bir meyvenin ağızda bıraktığı acı tadın hala hücum ettiği zamanlar.. Söylediğin gibi özgürlüğü arayan, ama bağlı olduğu hayallerin peşinden koşmak için özgürlüğünden de vazgeçemeyen bir adama rastladın. Yorucu birisiyimdir ben, yorulmaktan yormaya başlamadım; sadece kendim de yorulduğum ve kalbimi attıracak gücü kendimde bulamadığım için sana geldim.
Geldim sana, elim açık bir şekilde, tutmanı beklediğim bir halde, arkamda sakladığım elimde ise sana ait birşey var sevgilim; kalbim. Tut sıkıca olur mu hiç bırakma sakın? Çünkü çok fazla parçalandı; ben saklayamadım bunca zamanda. Değerini bilemedim, kaybettim, düşürdüm, yanlış kişilere emanet ettim. Yürüdüğüm yollarda hep kalbimi göğsümde değil de başka yerlerde saklamaya çalıştım. Gizledim, duvarlar ördüm, ulaşamasınlar dedim. Tek kıymetlimin değerini hiçbir zaman bilemedim. Bunun yüzünden hep dışlanmış oldum. Özellikle de insanlar duygusuz sandılar beni.
Hiçbirşeyi takmayan, eğlenmek ve gülmekten başka hiçbir derdi olmayan bu adamın aslında kocamaaan bir kalbi var biliyor musun? Ritminin herkesde aynı olduğu fakat amaçları farklı farklı olan kalplerden bir tanesine de ben sahibim. Ve ben bunca zaman sakladım hep, sesini duyurmamaya çalışarak, dışarıdan o yokmuş gibi görsünler diye öyle olmaya çalışarak.
Ve bir gün; kalbimin teslim edilmesi gerekenden fazla sürede elimde tutulduğunu fark ettim. Parçalarının toparlanmasını izleyemeyeceğim belki; bilmiyorum ama tüm kırık ve döküklerini birleştirebildiğim kadarı ile sana geldim.
Eline bırakıyorum şimdi o arkamda sakladığım kıymetlimi sevgilim;
Ona çok iyi bak olur mu? Çünkü bundan sonra atacağı her ritim senin adını sayıklayacak, içinde sadece seni barındıracak. Bugünü ve yarınıyla, tüm hastalığı ve gülücükleri ile senin olacak.
Bazen ask yeterli degil ve yol engebeli oluyor
Nedenini bilmiyorum
Beni güldürmeye devam et
Hadi yüksege gidelim
Yol uzun, devam edebiliriz
Bu arada eglenmeye çalış..
''Siktir et be oğlum. Getir kadehleri getir bu seferki göğüs göğüse.'' dedi Emre. Liseyi bitirdim bitireli görüşmemiştik. Bu seferki kaçıncı biraydı hatırlamıyorum. Dur biraz. Hatırlamadığım daha fazla şey var. Biraz daha eskiye dönelim.
Taksim Semerkant'tayız. Daha girişinden belli fakir sponsoru olduğu, ufak, birkaç katlı bir mekan. Üst kata tam barın önündeki 6 kişilik masalardan birisine 2 kişi kurulduk. Maksat vantilatör ve barmene yakın olmak. Etrafta birkaç çift, kafa dağıtmaya gelen bizim gibi 'single player' takılan birkaç eleman ve barmenden başka kimse yok. Ara sıra gelen giden olsa da aralarında pek ilgi çeken tipler bulunmuyor. Buraya daha önce de gelmiştim fakat uzun süre geçmiş ki hatırlamıyorum.
İlk biraları söyledik. Sigaralarımızı yakıp başladık muhabbete. Zaman sıkıntımız yok. İki işsiz, hayattan ve çevrelerinden siktir edilmiş, asker kaçağı, sigortasız vatandaş. Derdimiz ya da sıkıntımız yok. Maksat sadece birazcık daha eğlenip kafa dağıtmak.
Biradan her yudum çekişimde bir fırt alıyorum sigaradan. Emre da öyle. Bir süre tütün üzerine muhabbet. Marlboro'nun içine yatırıldığı şarap markasından tut da Djarum'ların içindeki karanfil oranına kadar .
''Birazdan uçucam ama ben bak baştan söyleyeyim de. 2 biraya göt olmam hani ama kafam da güzel olacağını biliyorum reis'' dedim sırıtarak.
''Bende öyle oğlum. Olmuyorum diyen bok yemiş amına koyim. Çok gördük bi kasa birayı tek başına içiyorum deyip de yanımda 2 kırmızı Tuborg'a kendisini siktirmeye çalışanları. Rahat ol; kardeşin yanında.'' dedi.
Gülmeye başladık. 'Hadi o zaman kafa kafaya' deyip bardakların ağız kısımlarını tokuşturduk. Uzun bir yudum çektim. Yemek borumdan aşağı akan buz gibi biranın açtığı yolu hissedebiliyordum. Sonra yine bir fırt daha aldım yarısına gelmiş olduğum sigaramdan.
Ortam gittikçe kalabalıklaşmaya başladı. Sanki bizim burada olduğumuzu haber almışlar gibi. Tüm masalar doldu, çiftler ve kızlı erkekli gruplar halinde. Ortamda 2 sap sadece biz vardık. Emre da bunu düşündüğümü fark etmiş olacak ki dönüp ''Boşuna bakma oğlum bizim gibi başka sap yok.'' dedi. Yine gülmeye başladık. ''İddaa oynuyor musun hala'' diye sordum.
''Bıraktım. Parasızlıktan. Olsa oynamaz mıyız. 2 liranızı 500 lira yapıyoruz'' dedi ahenkli bir sesle. ''En son bahsettiğim 40 lira var işte. Onu da başka kupona bastım. Olan sigara parama oldu.''
''Bende o da yok oğlum şükret. Geceleri çay sarıp içiyorum. Bazen de üşenmezsem demliyorum.'' dedim. Artık çay sarıp içmekten boğazımdaki tüm yumuşak doku tahriş olmuştu ve dilimden sonrasını ciğerlerime kadar hissetmiyordum. Gerçekten de eskiden insanların kafa bulmak için köy meydanında yaktıkları bir bitkiyi ufak kağıtlara sıkıştırmış içiyor ve hayatımızdan her nefeste yeni bir nefes daha götüren bu isyankarın kölesi haline gelmiş durumdaydık.
''Moruk aslında ne yapmak lazım biliyor musun?'' dedi gözlerini sağa doğru kaydırarak. Daha o söylemeden kafamı gözlerini çevirdiği tarafa döndürdüm ve ne yapmam gerektiğini anladım. Yanık tenli, kolları abuk subuk şekillerde, biçimsiz dövmelerle bezeli apaçinin birisi bebek suratlı bir kızı köşeye kıstırmış sarhoşluğun da verdiği cesaretle içine düşmüştü.
''Tuttuğunu olduğu yerde çömdürüp...'' diyerek sesimi giderek alçalan bir tonda kullanarak ve kafamı hafifçe diğer tarafa döndürerek olayın vahimliğini vurgulamak istedim.
''Yok moruk öyle değil lan. Tuttuğunu sikmek bize yakışmaz.''
''Neyi yakışmaz amına koyayım sanki kralız ya ortamların aranan adamıyız, klas olup olmamamız milletin umurunda, herkesin gözü üzerimizde.'' dedim umursamaz bir tavırla. Çünkü ikimiz de kimsenin umurunda değildik, ailelerimizden uzak, itilmiş, savrulmuş, arkadaşlarımızdan kopmuş bir haldeydik. Umurumuzda da değildi çünkü yeterince üzülmüş, kırılmış ve yorgun bir halde hala savaş verme peşindeydik. Bunu bir insanın gözlerinden asla okuyamazsınız. Gözlerin anlatacağı sadece dün gece uyku ihtiyacını yerine getirip getirmediğidir. Kolu kanadı kırık bir insanın sadece kalın mı kalın duvarları vardır. Kırık kalbinin daha fazla parçalanmasını önlemek için kendisini insanlardan uzak, kalbini daha da uzak tutmak zorunda hisseder. Ve insan ne kadar kalabalıktaysa kendine o kadar yalnız, ne kadar yalnızsa kendine o kadar kalabalık gelir. Yalnızdık, asosyaldik, hayattan umudu ve beklentisi olmayan iki adamdan fazlası değildik. Bir de birer bardak bira ve üç-beş sigara. Ve Emre gelmiş bana şu anda ihtiyacım olan son şeyin bir kadın olduğunu söyleyecekti. Buna izin veremezdim ama konuşmaya başlamıştı bile.
''Niye oğlum sen milletin ne dediğine bakmayacak mısın hiç? Bunca zaman koluna taktığın tüm kızların aslında bir çantanın elbisene yakışıp yakışmadığını görmek gibi yanındaki kızın da senin kişiliğini, karizmanı ve saygınlığını yansıtacağını düşünerek seçici olmadın mı?'' dedi ateşli bir şekilde.
Biramdan büyük bir yudum daha alıp bir sigara daha yaktım. Kafamı apaçi ile bebek suratlıya çevirip;
''Sana bir sır vereyim mi? Ben hiç bir kız için yanlış insan olamadım. Yani hiçbir zaman bir kıza 'ben senin için doğru insan değilim' diyemedim.'' dedim. Şaşırmış görünmesini beklemiyordum zaten. Çünkü o da hiçbir zaman yanlış insan olmamıştı bir dişi için. Çünkü uzun yalnızlıkların üzerine gelen her türlü canlıya koruma, kollama ve şefkat duygusu besleyecek kadar açtık.
Sadece gülümsedi, birasından bir yudum alıp ''Aslında beni anlatıyorsun. Bizim devrimiz geleli çok olmuş farkında mısın? Çünkü asıl 21. yüzyılda yaşayan erkek yalnız, depresif, duygusuz, iki yüzlü, dengesiz, hayatını parçalara bölmüş bir adamdır. Evde, okulda, işte, maçta, dışarıda, sevgilisinin yanında, dostunun yanında, samimi olmadığı arkadaşlarının yanında, hepsinde farklı olan adamlarız.'' dedi ve devam etti. ''Hani insanların sana hep 'beni anlatıyorsun' dediği durumlar oluyor ya; sen aslında onlara kendini anlatıyorsun, sonra farklı bir rol takınıyor ve samimi taklidi yapıyorsun. Ve yalanlarının inandırıcı olması için gerçeğe ufak bir noktadan dayandırıyorsun. Sonra da gidip insanlardan nefret ettiğinden, hayvanları daha çok sevdiğinden, insanlara ihtiyacının hiç olmadığından falan bahsediyorsun. Beş yaşına kadar annesini emen adamların bunlardan bahsetmesine çok gülüyorum dostum. Özellikle de hala birşeyleri satın alabilmek için 'baba benim şunu almak için şu kadar param var, ben kazandım, ben biriktirdim ve alacağım' diyeceği yere 'baba benim şunu almak için şu kadar paraya ihtiyacım var ve bunu sen verebilir misin' diyen insanların bahsettikleri özgürlük kavramı beni öldürüyor. Gülmekten altıma etmek için mükemmel bir sebep.''
Ne diyeceğimi bilmiyordum; geçen hafta ayrıldığım kızı tavlamak için konuştuğum kelimeleri kullanıyordu, hem de noktası noktasına. Belki de ben de saçmalıyordum, belki de ben yanlış bildiğimi düşünüyordum o zamanlar ama Emre'nin de benim sözcüklerimi kullanması hoşuma gitmişti. Canı cehenneme olan 'özgünlük' kavramından oldukça uzak olduğumu fark ettim. Diğer insanlarla aynı kelimeleri konuşuyor, aynı farkındalığı yaşıyor olmam biraz garibime de gitmişti.
''Aslında ben kendimi, seni, onu, bunu değil; herkesi anlatıyorum. Hepimizi. Hepimiz aynı dertten muzdarip insanlarız. Hepimizin içinde bir boşluk var ve neyle dolduğunu bilmediğimiz için gözümüz hep aç kalıyor. Kimisi yemekle, kimisi bilgiyle, kimisi seksle, kimisi de inançla dolacağını zannediyor. Fakat bir türlü dolmadığı gibi, bilincin genişledikçe daha fazla istiyor ve sonsuz doyumsuzluk denen olguya varıyoruz.'' dedim katılır ve desteklercesine.
Biraz sustuk ve motorumuzun soğuması için kendimizi dinlenmeye aldık. Ortamda çalan ''Kupa kızı ve sinek valesi''ni dinledik bir süre. ''Biraz pürüzlü tenimde yaşam hücrelerimi buldu'' diye devam ederken birden aklıma yeni gelmiş gibi konuya giriş yaptım.
''Yavaş yavaş hayatındaki en çok değer verdiğin, sana değer verdiğine de inandığın insanın ellerinin arasından kayıp gitmesine gözünü nasıl yumabilirsin ki? Yumdum işte. Umurumda da olamadı hiç. Yalnız doğduk yalnız öldük tribi de değil hani moruk. Sadece kendime verdiğim değerin ve egomun üstüne asla hiçbirşeyi çıkarmamayı kendime ilke edinmiştim. Ve yaptım. Hayatım boyunca da devam ettim yapmaya. Çünkü ipin ucunu bir kere kaçırmıştım; artık hiçkimse gelip benim aklımı başımdan alamayacak, kendimi olduğumdan farklı birisiymiş gibi göstermemi sağlayamayacaktı.'' dedim konuyu değiştirdiğimi bile fark etmeden.
Tam da bu sırada nasıl olduysa Teoman'dan David Bowie'ye geçmişti şarkı listesi. ''Rebel rebel'' diyordu David Bowie. Anlatmak istediğim olaya daha uygun bir fon müziği olamazdı dedim kendi kendime. Hazır girişini yapmışken soğutmayayım dedim.
''İlke edinip edinmeme meselesi değildi bu aslında. Moruk daha lise son sınıfta bir herifsin, önünde yaşadığın yılların onlarca postası daha var. Ufak bir matematik hesabı aslında. hani matematik hocalarının 'matematik hayattır' saçmalıkları gibi değil bu. Birebir matematiksiz de olsa hayatın tam da kendisi. 20 senelik yaşamışlığının üzerine ortalama insan ömrünün hesabına denk getirirsen 1/4 ü yaşanmış oluyor. Tabi sağlıklı yaşam zırvalarına dahil olarak. Kendime biçtiğim ömür 60 sene olduğu için ben 1/3 ünü bitirmiş oluyorum. Felsefesini geçtim hadi yine; kibrimin ve egomun açıklamasını yapabilmem için sıvamam gerektiği kadar sıvıyorum. Biraz daha sıvayayım istersen.''
''Buyur moruk mikrofon elinde, sahne senin'' dedi Emre yeni biralarımızı söylerken.
''Daha önce hayatımı paylaştığım insanlar hep varoluşçu, ben ise nihilist. Aradaki tek karmaşa bu. Beni onlardan farklı kılan, bende onlara dair heyecan uyandıran tek şey buydu. Belki de onların bu takıntılarını çözme arzumdan kaynaklandı hep ilişkilerimdeki heyecan. Ama bir süre sonra hep olduğu gibi boş vermelerim ve yalnız kalma isteğim kötü sonuçlara yol açtı. Kadınları çözmeye çalışmak güzeldi moruk, anlıyor musun? Onları birer puzzle ya da bulmaca gibi görmek, ya tamamlamaya ya da tümünü açığa çıkarmak oldukça ilginç oluyor.'' dedim. Kelimeler ağzıma geldiği gibi çıkıyordu saatlerdir olduğu gibi.
Emre'nin gözlerindeki parıltıyı o anda fark ettim ve kaynağını yumurtlaması da pek uzun sürmedi zaten. Shotlarımızı yine attık ve kaldığım yerden devam etti. ''Hiç' dediğin şey nedir ki? Arkasında baba gibi bir güvenceyi almış bir organizmanın nasıl olup da kendini yokmuş gibi saymasını beklersin? Hep beklentiler vardır, hep umutlar vardır, hep istekler vardır. Bizde ise; ben sadece annemi sevmiş, babama ise saygı duymuşum. Ama kızlardaki bağlılık onları kendilerini aile ve arkadaşlarından soyutlamak yerine daha çok bağımlısı yapmış durumda. Bir erkeğin elinden tüm ailesini alabilirsin, bu onu en fazla psikopatın önde gideni yapar fakat bir kızın aklından asla gerek sevgilisinde bulduğu gerekse babası sayesinde direkt yaşadığı 'biricik kızıyım ben onun' duygusunu söküp atamazsın. İşte bu yüzden 'vazgeçmek' kavramları yoktur. Bırakıp gidemezler, hep bir parçalarını bırakırlar, akıllarının bir köşesi, kalplerinin bir parçası, bilmemnesi işte.''
''Peki ya gidenler ne olacak moruk?'' dedim. ''Bizim böyle sik gibi ortada kalmamıza sebep olanlar? Arkalarına bakmaya tenezzül etmeyenler? Sanki birisi onları bizden daha çok sevecekmiş gibi inancı olanlar? Hani varoluşçuluk bunun neresinde?'' diye devam ettim etrafı süzerek.
''Ya onların Allah belasını versin zaten kanka. Tahmin ettiğinden fazlasını kaybettiklerinden habersizler. Aslında varoluşçu falan değil bildiğin gerizekalılar. Nihilist kız bulamayacağın gibi; olur da bulursan eğer elinde tutamazsın moruk. Çünkü hiçbir bağı olmayan, dikiş tutmayan insanlardan tamamen bir hiç bekleyemezsin. Hepsinin bir hikayesi vardır elbet. Bir kırıklığı, pişmanlığı, aşkı, umutları. Peki senin neyin var geçmişe ve geleceğe dair?''
''Hiçbirşeyim. Ne geçmişe dair bir kırıklık, ne pişmanlık, ne de bir kuyruk acısı. Geçmişim koskoca bir karanlık, tıpkı geleceğim gibi. Yarınlara da umutla bakmak isterdim ama bugün de dünün yarını olduğu için pek birşey beklediğim yok. Anı yaşama saçmalığı. Ergenler Carpe Diem mi ne diyorlardı ya hani; ondan.''
Biranın yükü bastırmaya başlamıştı. Tuvalete gitmek için kalkmamla yolun uzaması bir oldu. Dünyanın ayaklarımın altından kayıp gittiğine açık açık şahit oldum. Bir türlü kendimi durduramıyordum. Salına salına yürüdüm ve aynanın karşısına gelene kadar kendimde olup olmadığımın farkına varamadım.
Aynaya baktığımda bir anlık çektiğim yabancılık karşıladı beni. Başka birisini çok yakından incelemek gibiydi. Bir süre aynadaki yansımamı hayran hayran seyredip kendi kendime ''İşte karşımda dünyanın en mükemmel varlığı duruyor'' dedim. Ben olduğum gibi güzeldim, çünkü tanrı hata yapmış olamazdı. Geri döndüğümde Emre kaldığımız yerden devam etme niyetindeydi. Devam ettim ben de aynı yoldan.
''İnsan olmanın özelliği nedir biliyor musun? Meleklerden bizi ayıran tek şey 'şeytan'a verilmiş olan ego, kibir, kendini üstün görme ve zaafiyet denen vasıfları barındırabilme yeteneğimiz. Melekler aslında bizleri birer hastalıklı, eksik, çöpten başka birşey olmayan varlıklar gibi görseler yadırgamamız gerekiyor. Çünkü kovulmuşun yani ilk insanın beraberinde dünyaya getirdiği ve isteklerimizin, bilinçsel açlığın getirdiği gözü dönmüşlükle evren üzerinde yaratılmış olan en kararsız, en bilinçsel boşluktaki varlıklara dönmüş durumdayız. Ve gittiğimiz her yere, girdiğimiz ormanlara, yok ettiğimiz hayat ve canlılara pisliğimizi bulaştırmaktayız. Özellikle de birbirimize yaptıklarımız kendimizi sadece 'insanlıktan çıkma' durumundan öteye götürmüş olabilir.'' dedim aklıma iyice saçma sapan şeyler üşüşürken kelimeleri dikkatle ve özenle seçerek.
''Moruk rakı sofrası muhabbeti desem değil, bira-sigara muhabbeti de değil, nasıl bir konumdayız bilmiyorum ama gerçekten buraya gelmeden ne içtiysen söyle valla bende söyleyeceğim'' dedi Emre gülerek. Durup dururken gülme sınırını çoktan geçmiştik, her gelen bira ile birer shot tekila atmıştık ve damarlarımızda şu anda ehliyetine el konması gereken bir sarhoşta olabilecek olan seviyenin kat kat üstünde bir seviyede alkol dolaşıyordu.
''Bilmiyorum lan evden çıkarken reçel ekmek yediğimi hatırlıyorum sadece. Valla kapıdaki midyeciden şüphelenmeye başladım ben kanka'' dedim gülerek.
Sebepsiz yere oturup birkaç dakika boyunca sadece güldük. Akıllarımızdan geçenlerin ne olduğunun farkında bile olmadan. Aslında bilincin açık olma durumu tam olarak bu olmalıydı. Çünkü kelimeler zihnimden ağzıma karmaşık bir şekilde geliyordu ve ben onları ağzımda toparlıyordum. Düşünülerek yapılan bir muhabbet değildi; bilinç altımıza işlenmiş tüm duygusal ve ruhsal birikimlerin gelişigüzel dışa vurumunu yaşıyorduk. Memnunduk, mutluyduk. Saçma sapan sebeplerle gülen insanlar ne kadar mutluysa artık.
''Bunca zaman hiç kendin gibi birisini bulamadığın için yalnızsın değil mi?'' dedi. Hiç düşünmeden yapıştırdım cevabı. ''Farklısını bulamadığım için yalnızım.
''Kaçıncı shotu attığını saydın mı?'' dedim. ''Siktir et yak bir sigara daha sen ordan bana'' dedi limonu emmek için eline alırken. Arkada en son hatırladığım kadarıyla şu şarkı çalıyordu.