Sayfalar

Yargıç

  Affet-2 olarak düşünmüştüm aslında bu yazının başlığını.. Affet'te nasıl başlıyorduk;

Dur dur. Kimseden af falan dilemiyoruz. Kimseyi kırdık da darılmasını da istemiyoruz.

 Tamamen yalan diyemem fakat gerçekleri yansıttığını da söyleyemem. Şişenin daha başındayken söylediklerim dışa yansıtmak istediklerim olabilir. Ne kadar uzun olursa olsun bence sonlara doğru doğruyu söyleyebileceğimi düşünüyorum. Evet; oturdum tek başıma içip yazı yazıyorum. Hani o kadar yalnızım ki hücrelerim kendi kendini imha etmeye başladı. İçmeyeli yıllar oldu diyebilirim. Adam akıllı oturup sarhoş olamadım çünkü bedenime olan saygım arttı ve zarar vermek istemiyorum. Fakat o kadar çökük duruma geldim ki birkaç nöron kaybını göz ardı edebilirim bu gece sanırım.

 Psikoloğa gitsem sadece 'bunalımdayım ve ne olduğunu bilmiyorum' diyebilirim sanırım. Sonrası beni sebzeye çevirecek haplar, telkinler. Fazlasının elinden gelebileceğini bilsem gidip onu da delirtirdim sanırım. Sorunun ne diye sorsalar; dür amel defterimi ver elime tek tek açıklayayım derim fakat şimdilik hayatımdaki bu savrulmuşluğun bir cevabı bende yok. Alkolü tedavi olarak kullanmayalı çok olmuştu. Kendime verdiğim sözü de bozmuş oldum böylece. Bir daha alkolden beni uyuşturmasını değil eğlendirmesini bekleyecektim sadece. Fakat değil içten bir gülümseme; kalbimin bir şekilde ısınabileceğine bile hiçbir şekilde inanamıyorum artık.

 Başlığı 3. kere değiştirdim aynı yazıda. En son halini göreceksiniz; öncekiler bende kalsın.

 Neden boğuluyorum bu şehirde 4 senedir bilmiyorum. Cennetin en güzel tasviri bulutlardı bence tüm o filmler ve resimlerdeki. Fakat burada gökyüzü yok azizim. Kafanı kaldırdığında göreceğin, şekillere benzetip hayal kurabileceğin o pamuk pamuk bulutlar yok. Nefesini kesecek güzellikte yıldızlar yok geceleri. Hücre hapsi yemiş insanların bir araya toplandığı bir ütopya sanki burası. Kimisi görmezden gelip kaderinin ona sunduğu bu cezayı çekip bir an önce bitmesini bekliyor; kimisi sadece mutsuz oluyor; kimisi de çatlak betonun bir köşesinden yüzünü güneşe uzatan bir çiçek gibi mutluluğu yakalamaya çalışıyor. Ve alışırken her geçen dakikada aslında daha verimli geçebilecek gençliklerini harcıyorlar. Mutsuz buradaki insanlar. Etraflarına neşe saçmıyorlar. Ama kimse de kimseyi kendi bataklığına çekmeye çalışmıyor. Herkes kendi mezarında tabutunun kapağını tırmalıyor. Sanki mahşeri bekliyorlar. Ölemiyorlar; zaten ölüler. Kimisinin tercihi, kimisinin zorunluluğu.

 Aldığım cevap hep aynı. 'Sen mutluluğunu özlüyorsun. Bu yüzden karamsarlığın ve umutsuzluğun.' Umutsuzluk sözcüğünün bende yerinin olmadığını söylüyorum her seferinde. Hayır; bu seferki filmlerden bir alıntı falan değil. İçimde beslediğim tek duygu umut. Yeşermesini sabırsızlıkla beklediğim. Herkesin kendi tabutunu tırmaladığı bu oyunda kazananın tek olmadığını görebiliyorum en azından. Ve sonraki seviye aynı haritada daha zor bir canavar değil. Kaleden prensesi kurtardıktan sonra marionun başka bir kaleye ışınlandığı oyunlardan değil bu. Can hakkın tek. Bir kere sıkabilirsin kafana; ya da bileklerini bir kere kesebilirsin dikine. Fakat kimisi inancından yapamıyor, kimisi korkularından. Arkada bıraktıklarının üzerinde duaları, ümitleri, hayalleri olduklarının farkındalar. Belki de öldükten sonra bunların hiçbirisinin önemli olmayacağının farkında değiller. Kafasının içinde fısıldayan sesleri kimse dinlemek istemiyor. İçlerindeki şeytanları susturmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

 Herkesin günahı boynuna; giden gidiyor da sanıyor musunuz ki kalan kalabiliyor. Giden de ölüyor aslında kalan da. Arkasından el salladığın gemi ufukta kaybolduktan sonra bir sigara yakıp biraz daha seyrediyorsun. Sonra işine gücüne bakmak zorundasın. Hayatını yaşamak zorundasın. Çünkü o geminin artık sana fayda getirmeyeceğini biliyorsun. O artık onun macerası. Yoluna varır ya da o uğurda batar; bu olasılıklar onu kullanan kaptanın tecrübesine ve geminin kaderine bağlıdır. Geride kalanın sigarası bittikten sonra artık o gemi için yapabileceği hiçbir şey kalmamıştır. Dumanı da gözden kaybolduktan sonra ağır adımlarla kafasını eğip kendi hayatına döner geride kalan. Artık gidenlerinin değil; kendi hayatının yasını tutma zamanıdır.

 Ruhunun bedenini terk ettiğinde geriye sadece aciz bir et parçasının kaldığını düşündün mü hiç? Hani aniden bir kabustan uyandıktan sonra gözlerini açar fakat hareket etmekte zorlanırsın ya, işte bu durumu tecrübe edebileceğin tek an odur. Öldükten sonra insan bedenini ortadan kaldırırlar. Kimileri ölülerini gömer, kimisi mumyalar, kimisi yakar. Kimse görmek istemez o yaradılışı toprak molekülleri içeren çamur parçasını. Çünkü hiçbir şekilde iletişime geçemeyecektir onunla. Ruhudur insanı yaşatan. Hissettiren; duygulandıran. İletişimdir bir varlığı canlı yapan. Ve ruh terk ettiğinde o bedeni; sadece geriye duyular kalır. Görebilirsin ama konuşamazsın. Hissedebilirsin ama tepki duyamazsın.

 Ruhumun kaybolduğunu söyleyebilmem için hislerimin de yok olmasını bekliyorum aslında. Duygularımın tamamen öldüğünü, küllerinin altında yeniden doğmasını bekliyorum fakat hislerim hala bedenimi ayakta tutmaya yetiyor. Tıp terimlerini kullanarak anlatmak zor geliyor fakat duygu ve his farkını az çok hepimiz biliyoruzdur. Beni ayakta tutan sevgim, hırsım, tatminsizliğim, öfkem ve egom değil artık. Korkularım, öfkem, bilinçsizliğim ve acım diyebilirim. Duygulara verilen tepkiler aslında dışa vurumudur bunların. Hayatta kalmak için bedenimin ihtiyaçlarını karşıladım sadece uzun bir süre. İbadet etmedim, tanrıya sığınmadım. İçimdeki en ücra köşelerde sakladım beni hayatta tutmaktan ötesini yapacak olan şeyleri. Bir insanı kendimden geçercesine sevemedim. Belki de uğradığım hayal kırıklıklarının bir enkazıydı bu fakat hiçbir zaman inanmadım bir insanın beni değiştirip bir kimyasal reaksiyonun çıkanlar kısmına dönüştürdüğüne. Kendime has özelliklerim duruyordu, bir reaksiyon geçirmiştim, değişime uğramıştım. Fakat hala kendimdeydim. İçgüdüsel olarak hala hayatta kalabilme yetilerine sahiptim. Şükretmeliydim; hala insan olabildiğime. Ruhumun bedenimi terk etmediğine.

 Hiç arabesk dinlememiştim mesela. Müslüm'e, Orhan'a, Ferdi'ye karşıydım eskiden. Konfeksiyon atölyelerinde bir ömür geçirenlerin 7/24 aldıkları bu uyuşturucuya alışmak istemiyordum çünkü. Hayatı çekilebilir kılıyor diye tanımlıyorlardı. Birkaç sigara, biraz alkol ve biraz müzik yeterliydi benim hayatımı çekilebilir kılmak için. Müzik olarak da Rhcp'ye tapıyor, Eminem diye bir gerçeğin varlığına inanıyordum. Hani 'kulağıma ne hoş geliyorsa onu dinliyorum' kavramını yaşıyordum. Sonra birşey öğrendim. Müzik dinlerken sözlere dikkat ediyorsak mutsuz, melodiye dikkat ediyorsak mutlu bir ruh halindeymişiz. Bunu bildiğim halde senelerce neyine dikkat ettiğini önemsemeden şarkılar dinledim. Ama şuanda Müslüm baba

''Çünkü sen çölüme yağmur oldun
Sen geceme gündüz oldun
Sen canima yoldaş oldun
Sen kışıma yorgan oldun''

diyor. Ne için dinlediğimin bir önemi olmadığının bilincindeyim fakat dikkat ettiğim tek şeylerin sözler olduğunu fark ettim.

 Şişenin yarısına gelmiş olmama rağmen içimde hala sakladığım şeylere ulaşabileceğime dair bir işaret bile yok. Öylesine derine gömülü duygularımın olduğunun farkındaydım da zaten. Seneler önce içtiğim litrelerce şarabın dışarıya çıkaramadığı, zihnimin en derin köşelerinde saklanan şeyleri dışarı çıkarabilecek kadar güçlü bir çağırma büyüsü bile olmadığını düşünüyorum. Dokunmaya çalışanın zarar gördüğü, benim anlatmayı her düşündüğümde karşımdaki insanların ilk kelimelerini duyar duymaz korkmaya başladığı. Hayır; korku filmi falan değil bu. Cinler, periler, ruhlardan da bahsetmiyorum. Bence sadece birkaç hayal kırıklığı üzerine gelmiş hayat trajedisi bunlar. İnciteceği insan da benim aslında. Taşıyanı benim, ağırlığını omzunda hisseden.,


 En güçlü sevgi duyusunun bile ego üzerine kurulu olduğu bir dünya üzerinde insanların acılarından kurtulma yöntemlerinin sadece kendilerinin sahip olduğundan daha büyük bir acıyı duyup ona üzülme ve kendi acısını hafifletme isteği çok bencilce bence de..

 Gerçekleri yüzüne vurmadıkça bir insanı asla doğru olduğuna inandığı yanlış yolda hatalar yaparak yürüdüğüne inandıramazsınız.

 Aslında bu yazının başlıklarından birisi de 'Sen öyle dur ben sana hayat olucam' dı. Hadi günlüğe biraz göz gezdirelim bununla ilgili ne varmış bakalım.


 3 sene oldu. birinin gözlerinin içine bakarak 'seni seviyorum' demeyeli.

3 senedir bir kalbi saramadım. ya da şairane bir şekilde söyleyeyim.
seneler geçti saramadım bir kalbi.. dokunamadım bir ruha tenden önce...

Hayallere tutunarak yaşamak sadece öfke, hırs ve kibir biriktirdi ruhumda.

''Okurken aksın yaşlar; düşsün yanaklarına..''

 Bir ilişkiye hazır hissedemedim mesela kendimi hiç. Ne zaman dönüp baktıysam; bir ilişki içerisindeyim. Kendimi bu yüzden hiç mutlu hissedemedim. Çünkü fedakarlık, özveri, güven yoktu. Hani sırf yarının getireceğini görmek için hayatta kalırsın ya; sonra hayat sana aslında değiştiremediğin her günün aynı olduğunu, önemli olanın andan zevk alman gerektiğini söyler ya..

 Tam sevemedim. Peşinden koşamadım çünkü. Tam özleyemedim. Kolay ulaşabildim çünkü. Tam ölemedim. Sevgiyle doğmamıştım ki onu bulunca öleyim..

 Ve sonra öldüm. Et olarak yaşıyordum ama sadece nefes alıp verebiliyordum. vücut ısım sabitlenmiş, kan basıncım değişmiyor, karnımdaki kelebekler ağzımdan uçup gitmiş; geri de gelmemişti bir daha.

 İçimdeki tüm duygular öldü. Farkındaydım ateşimin söndüğünün.

 ''Denizlerin dalgasıyım, ben halkımın kavgasıyım
 yarınların sevdasıyım, yenilmedim ki''

 Sadece kalbimin anka kuşunun tamamen küllere gömülmesini bekledim. Hiçbirşey hissetmiyordum.

 Farkına vardığımda birşeyler yapmam gerekiyordu fakat yapamıyordum.
Fakat pes de etmedim, yiğit ölmezdi kolay kolay. 

 Kalbimi öldürmek için beynimi uyuşturmuştum. Anestezik etkiyi atmak için önce kusmalıydım. Beynimden gelen bütün narkozu atmalıydım vücudumdan. Fakat yapamıyordum.

 Sadece yeniden sevebileceğime inanmıyorum
 Bir ruha teninden önce dokunabileceğime
 Gülen bir çift gözün kalbimi ısıtabileceğine 
 Kafamı eğdiğim her yerde papatyalar görebileceğime
 Islığımda yağmurun şarkısını söyleyebileceğime
 Öptüğümde bulutları tadabileceğime..

 Yalnız kaldığımda ağlayabileceğime inanmıyorum

 Şefkatli kolların beni sardığında güçlü görünmeyi bir kenara bırakıp içimdeki külleri gözyaşlarımla beraber dışarı atabileceğime inanıyorum sanırım.

 Baktığımda gelecek görmek istiyorum ben.
 ''Yeniden doğdum bebeğim ben!'' demek istiyorum.
 ''İlk aşkım olmanı ve ölene dek kalbimi sarmanı istiyorum'' demek istiyorum.

 İşte o zaman dökülür bu acıyla yok olmuş kalbimden 'Kanadını ört üzerime üşüyorum bu kirli dünyanın kötülüklerine' sözü ağzımdan meleğim.


 Erken baş ağrısı ve gülüp yüksek sesle şarkı söyleme isteği doğuruyor sarhoşluk bünyemde. Ben gidip biraz daha dünyanın çiçekli bahçelerinde koşup şarkı söyleyeyim. Kafamın içinde yaşadığım hücre hapsi bittiğinde bunların hepsini unutmuş ve hatırladıkça gülümsüyor olacağım. Sondan önceki kadehi de sağlığınıza kaldırıyorum insanlık! Sarhoş olduğum için arayıp ağlayacağım kimsem de olmadığı için vurur kafayı yatarım birazdan. Daha fazla kafaya takmam gereken bir durum yok sanırım. En azından şimdilik şunu söyleyebilirim.

 Erkek adamın kalbi kırılmaz; olsa olsa vaziyete canı sıkılır.

Canımızı sıkan tüm vaziyetlerin şerefine dostlarım...

Affet

Dur dur. Kimseden af falan dilemiyoruz. Kimseyi kırdık da darılmasını da istemiyoruz.








 Teslimiyetin tamamen çaresiz olduğumuz durumda gelmesine mi üzülmeli; yoksa ihtiyacını duyduğumuz şeyin aslında tek sahibi olup değerini bilemediğimize mi... Yaşamımızı sonlandırabilmek en kolay iken kaybettiğimizde bile neden durup savaşıyoruz ki? Ötesini deli gibi merak ettiğimiz ölümle neden bu kadar mesafeliyiz?


 Dağ filmindeki en çarpıcı sahnelerden birisiydi benim için o telefon sahnesi. Oğuz'un Pelin'i arayıp 'hayatta en mutlu seninle oldum, buranın yalnızlığı uyuşturucu gibi.' demesi.

 yazamıyorum ya. yapamıyorum. sadece şunu öğrendim ve bunu söylemeye geldim.

''Anılar en önemli şeydir. Sen de anılarından kaçma. O anılar seni sen yapar.''

 Gün gelip kendi yalnızlığında boğulurken kafanın içinde sadece taze kalan anıların olacak. O yüzden dolu dolu yaşa. Gün gelip de pişmanlıklarının arkasından koşman gerekirse; olabildiğince az yorucu şeyler biriktirmiş ol.

 Sülo bırak sesi açık kalsın şarkı hep duruyor zaten.




Alayının Şerefine


  "Giden gidiyor ya kardeşim, sen zannediyor musun kalan kalabiliyor." 
 



ne olursa olsun yine de özlüyor insan.
hiç nefesini boş yere yorma ahmedim.
neyini özlüyorum niye özlüyorum bilmiyorum ki.
özlüyorum işte.
hani her hafta halı saha maçında yenilip
ertesi hafta yine o sahaya çıkmaya benziyor benimkisi.
ben ya oyunun kendisini seviyorum
ya da maçı kaybetmeye o kadar çok alışmışım ki koymuyor artık.
giden gidiyor ya kardeşim, sen zannediyor musun ki kalan kalabiliyor.
ilk o gidiyor lan.
gitme demiyor ya ilk o gidiyor lan.

nerde ne yapıyordur acaba sevdiklerimiz, sevgililerimiz?
onlar da bizim için ” ne yapıyordur acaba ” diyorlar mıdır la?
- mutlulardır herhalde.
onlar da mutlu olsunlar da
varlığımızla mutlu olamayanlar yokluğumuzla mutlu olsunlar ki, bir sike yarasın gidişimiz.

*yaşanan onca şeye
*pay edilen ekmeğe
*birlikte ilk defa dinlenen şarkılara
*ceptekini üleştirmeye
*başlı kıçlı yatmalara
*damı akan odalarda kurulan hayellere
*ilk aşklara
*ilk reddedilişlere
*salondaki çekyatta yattığımız eş dost gezmelerine
*sırf ucuz olsun diye yediğimiz ketçaplı pilavlara la
*yoklukta içtiğimiz mantarı hep içine düşen şişesinden ucuz şaraplara
*kaçak binilen trenlere
*esnaf lokantalarına
*görüşmediğimiz arkadaşlara
*ayrıldığımız sevgililere
*alayına isyan değil işte kardeşim;
 alayının şerefine içiyoruz lan…

hadi, cam cama, can cana..


Fikirler Asla Ölmez

  Şu ülkede yaşadığıma gurur duyma sebebim;

 Hala seni tanımlayabilecek bir cümle kuramam. Bir İngiliz, bir Fransız, bir Japon gelse seni bana benim sana anlatabileceğimden daha iyi anlatıyormuş gibi görünecek. Çünkü onlar ülkelerinde seni 'Tarihe yön veren, yoktan bir milleti var eden, elde avuçta hiçbirşey yokken yakın ve ortadoğuda bir cumhuriyet kuran bir adam olarak tanıdılar. Büyük bir komutan, hiçbir zaman güçlükler ne olursa olsun pes etmemiş bir asker, önce milletim, vatanım, cumhuriyetim diyen bir devlet adamı'' olarak bildiler.  Dünya üzerinde Venezuela'dan Hindistan'a; Hollanda'dan Japonya'ya kadar neredeyse tüm ülkelerde anıtı bulunan ve çoğunda da 'Yurtta barış cihanda barış' yazan bu dünyanın gelmiş geçmiş en büyük askeri dehalarından birisinin bu ülkeden çıkmış olma sebebi gurur kaynağımızdır elbette.


Bir millete yeni bir kader yazan bir adam için;

 


  ''Beyaz saray'daki görevim tamamlanınca ilk yapmak istediğim şey, zamanımızın bu en dikkate değer şahsiyetini ülkesinde ziyaret etmekti. Kader buna izin vermedi... Bu çapta insanlar dünyaya sık gelmezler.



Franklin Roosevelt - Abd başkanı, 1938''


 ''Savaşta Türkiye'yi kurtaran, savaştan sonra da Türk ulusunu yeniden dirilten Atatürk'ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de en büyük kayıptır. Her sınıf halkın onun ardından döktükleri içten gözyaşları bu büyük kahramana ve modern Türkiye'nin Ata'sına layık bir tezahürden başka bir şey değildir.

Winston Churchill - İngiltere başbakanı, 1938''


 ''Kemal Atatürk yalnız bu yüzyılın en büyük liderlerinden biri değildir. Biz Pakistan'da onu, gelmiş geçmiş bütün çağların en büyük adamlarından biri olarak görüyoruz. O, yalnız sizin ulusunuzun sevgili önderi değildir. Dünyadaki bütün müslümanlar gözlerini sevgi ve hayranlık duygularıyla ona çevirmişlerdir.

Muhammed Eyüp Han - Pakistan devlet başkanı, 1963''

 Peki yabancılar için bile bu kadar saygı ve değer kazanan ulu önderin sadece kendisini ve o zamanki ülkeyi düşünerek değil, geleceği görerek, ileride refah toplumlar seviyesine ulaşabileceğine inandığı ülkesine, milletine güvenerek yaptığı devrimleri biz ne kadar yaşatmaya çalışıyoruz?

 Ülkemizin hali herkesin bildiği malum durumda. Karalamak isteyenler, reddedenler, geçmişini yok sayanlar, satanlar, alanlar, verenler, peşkeş çekenler, geleceğini, vatanını, milletini düşünmeyip sadece kendisi varmış gibi yaşayanlar...

 Bir de onu sadece ölüm yıldönümünde hatırlayan, yaptığı yenilikleri, devrimleri, uğruna savaştığı bağımsızlık,  eşitlik, adalet gibi kavramları sadece birilerini taklit ederek gerçekleştirmeye ve yaşatmaya çalışanlar var. Atatürk'ün dediği ve yaptığı gibi konuşarak, mukayese ederek, o zamanki medeniyetin gerektirdiklerini yerine getirerek, düşünerek -Bir gün benim fikirlerim ve bilim ters düşerse bilimi seçiniz.- sözünde olduğu gibi zamanın ne gerektirdiğini bilerek ve bilime dayanarak yapmak gerekmiyor mudur sizce? Bence en önemli noktalardan birisi budur. Mesela dinde midye yemenin mezheplere bağlı olması gibidir bu. O zamanki yol göstericinin bir açıklaması olamayacağı için zamanla, ihtiyaçlara bağlı olarak kararlar verilmiştir.

 Anlatmak istediğim şu; Atatürk her ne kadar ileriyi görebilen, milletinin gücünü bilen bir adam olsa bile zamanın ve teknolojinin getireceği her şeyden de haberi olamazdı. Hele ki ölümünün üzerinden 76 yıl geçmiş bir önderin hâla izinde yürüyebiliyorsak, ondan bekleyeceğimiz şeyleri sadece onun söylemiş ve yapmış olması gerekmez. O bize yolu gösterdi aslında. Akıl ile, bilim ile, düşünerek, savaşarak elde edilen zaferin kalıcı olacağına; huzur ve mutluluğa erdireceğine ve tüm dünyaya bunu kabul ettirebileceğine inandırdı.

 Ahirette insana sorarlar koçum. Sana dedelerin voktan bir vatanı emanet etti ve bu adamın yolundan gittiler; sen ne yaptın peki derler. Atatürk'ün kalkınma ve geliştirme için yaptıklarına karşın bizim zamanımızdaki cumhurbaşkanı için yapılan; harcanan parayla 4 tane uydu yapılabilecek bir saraya alkış tuttum mu diyeceksin? Senede bir kere mezarında ağlayıp bütün sene sadece taklit ederek, satın alarak, o bırakılan emanetlerin satılmasına göz yumarak, düşünmeden, sorgulamadan  yaşadım mı diyeceksin? Bunun hesabını nasıl vereceksin kardeşim benim?

 Hani bütün peygamberler ortadoğuya yollanmıştı ya; çünkü yahudiler bir türlü akıllanmamış,oradaki diğer toplumların gerçek bir öndere ihtiyaçları hep olmuştu ya; işte sana da o adam yollandı Allah tarafından güzel kardeşim. Ama sakın bu cümleden 'Atatürk'ü putmuşçasına kabul ediyorlar; peygamber demeye çalışıyor' anlamı çıkarma. O sana zamanın ihtiyaçlarına ışık gösteren bir kitap bırakıp gitmedi çünkü. O sana; yolunda yürüyebileceğin bir iz bıraktı. Fikir bıraktı; üzerinde senelerce düşünülebilecek sözler bıraktı. Öğretmenleri yeni nesili yoğuracak, bir eser haline getirecek insanlar olarak; doktorları da 'Beni Türk doktorlarına emanet ediniz' diyerek çağın en iyisi, en yeteneklisi olarak tanımladı. Bugün okullarda hala onun bıraktığı eserleri anma günleri, bayramlar coşkuyla kutlanıyorsa öğretmenlere hâla onun izinden gidebiliyor, işlerini yapabiliyorlar demektir.

 Diyorum ya; tanımlayamam Atatürk'ü bir Avrupalı, Asya'lı kadar. Nereye baksam ondan bir parça, ondan bir eser var. Sokakta ay yıldızlı bayrağın altında yaşayan her Türk evladının yüreğinde ondan bir parça, bir iz; beyninde bir düşüncesi, hareketlerinde bıraktığı bir fikri var. Haritanın dört bir köşesinde onun kimseye vermediği topraklarda bu bayrak hala dalgalanabiliyorsa onun hala yaşattığı bir şeyler var demektir. Bedeni burada olmasa bile fikirlerinin arkasından gidecek milyonlarca genç var. O zamanda şimdiye göre daha dine dayalı bir millet olmasına rağmen (dinci ve yobaz değil) laikliği kabul ettirebilmiş bir önderin sadece bu konuda bile binlerce övgüyü hak ettiğini söyleyebilirim. Ama eminim ki onun istediği yattığı yerde onu övmemiz değil; bıraktıklarını yaşatmamız, tek istediği şey olan muhasır medeniyetler seviyesine ulaşmamızdır.


En sevdiğim sözlerinden birisi de zaten gayet açık bir şekildedir.





 Batının gösterdiği üstünlüğün suçu sende değil Türk evladı. Ama göstereceği üstünlük ileride senin suçun olacak. Sen çalışkan ol. Üret, düşün, geliştir, uygula.

 Şu coğrafyaya gelmiş en büyük yol gösterici, lider, asker ve devlet adamı bizim kalbimizde yaşıyorken neden özenecek başka bir lider arayayım ki? Yüzlerce sayfa yazmaktansa sadece vermek istediğim mesajı verebildiğimi sanarak bu yazıyı burada bitiriyorum. Çünkü oturup övmemizi değil; bıraktığı yolda yürümemizi isteyen Mustafa Kemal'e ahirette hesap vereceğim zaman yüzüm kızarsın istemiyorum.



Kumralım


                                          



 Birkaç yaz önceydi. Haa dur hatırladım. Üniversiteye başladığım yaz tatiliydi. Bu sefer olay yeri İstanbul. Evde tek başımayım triplerinde; sabah 9'da dükkan açıp gece 12 de eve dönüyorum. Ne yalnızlık ama değil mi! Bir de petshopta çalışıyorum; 2 katlı bir yerden ben sorumluyum. İşin deneyimi mi diyeyim kaşarlığı mı artık siz seçin. Her sabah kedi köpek boku temizleyip akvaryumlara yem atmaktan artık cılkım çıkmış ki hayatımda en çok zevk aldığım şey bir hayvanla ilgilenmekti.

 Ama bir hayvanla; bir dükkan dolusu değil. Patronun işsiz emekli ihtiyar huysuz orospu çocuğu babası da her sabah benden önce gelir; dükkanın karşısındaki kahveye oturur oralet içip benim dükkanı açmamı beklerdi. Amına koduğum moruğu da oraletten başka bok içmezdi. Oralet deyip geçme; bağımlısı başka birşey içmez yani o keyfi almaz. Neyse; ne bok içiyorsa içsin o; ilk günden fırçasını çektiğim için pek karışamazdı ama gözlerinde o amcıklığı görüyordum yani. Zaten liseyi bitireli 1 sene geçmiş, üzerimden harp okulu depresyonunu yeni atmıştım. Yaşıtlarım teker teker askere giderken ben bir sene daha hazırlanmıştım. Sınava girdiğim hafta başladım işe. Patron 'atarız birşeyler merak etme' gibi samimi bir maaş teklifinde bulunduktan sonra kaçıramazdım da tabi. Ben nerden bileyim petshopta sadece hayvan satılmadığını. Her sabah dükkanı açar açmaz müşterim 6-7 yaşlarında bir ufaklık olurdu. Bu şapşiğin bir tane kedisi vardı. Ama öyle evde bakılandan değil. Bildiğin herif almış sokak kedisini yavruyken kendine alıştırmış. 'Lan ben  6-7 yaşımda ana sütü emiyordum hayvan senin neyine' derdim her seferinde ama kocaman gülümserdi ve 'olsun ben besliceeem' derdi. Ya tamam iyi güzel besle de her sabah da gelip 50 kuruşluk kedi maması almaya çalışmak neden? Sonra sonra anladım ki çocuk babasından alabildiği tüm harçlığı kediye yatırıyormuş. Aradan bir ay geçince zaten kedinin aşısını falan ben yaptım çocukcağız hastalıktan ölen kedisi için bir de bana ağlamasın diye. 2. Ayında kedinin boynuna çamaşır ipi bağlayıp sokaklarda gezdirmeye bile başlamıştı.

 Neyse; geri kalan tipik müşterilerdi işte. 'Balığım öldü sizden almıştım neden yhaa' diyen ergenlere yeni balık satmıyordum artık. Ben 100 kere 'musluk suyu koyma, su sıcaklığını kontrol et' derken caanım japonu buz gibi suyun içine boca ettiğini biliyordum. Japon balıkları soğuk suda yaşayabilir ama İstanbulda çeşmeden akan o kireçli buz gibi suda fok balığı bile yaşayamazdı yani. Tatlısıyla acısıyla birkaç haftadan sonra işime de alışmış, düzenimi kurmuştum. Perşembe günleri tatilimdi ama her seferinde öğleden sonraları patron arayıp 'az işim çıktı dükkanın başında dursana' derdi ve geceye kadar gelmezdi. Ben de kapatana kadar takılır, yandaki berberle tüm gün muhabbet ederdim. Fazla mesai parası aldığım da yoktu; apaçık işsizliğimden duruyordum yani dükkanda. Günler böyle geçip giderken artık sıkılmaya başlamıştım. Her gün aynı şeyleri yapmak iyice kafayı yedirecekti bana en sonunda.
 Yine bir perşembe günü patron çağırdı dükkana. Bende evde işsizlikten öldüğüm için koşa koşa gittim. İzin günümdeyim ya; biraz çeki düzen vermiştim üzerime evde otururken. Zaten bütün gün köpek boku temizleyen adamdım; evde televizyon izlerken jöle sürmeliydim tabiki. Çünkü bir kız eli tutmayalı 1 sene olmuş; en son sevgilimin resmini odamın duvarına asmış her gün 1 kurşun sıkar durumdaydım. 1 sene boyunca sadece hayatıma girecek olana saygımdan dolayı bir ilişki yaşayamamıştım. Çünkü unutamamış; hala üzerimden olayın ağırlığını atamamıştım. Ama birşeylerin değişmesi gerekiyordu. Ve değişecekti de.

 Dükkandan içeri girdiğimde patronun yanında benim boylarımda; kumral saçlı bir kız vardı. Cam tezgahın üzerinde karşılıklı durmuş ve hayvanların aşılarını inceliyorlardı. Yüzünü göremediğimden dolayı müşteri falandır diye pek ilgilenmeden patrona selam verip arka tarafa doğru yöneldim. Kendime bir kahve koyup patronun 'biraz işim var dükkanda takılsana' demesini bekleyecektim.

 Dediğim gibi de oldu. Kupamı doldurup geri geldiğimde patron toparlanmış; her perşembe duyduğum sözleri yine sarf etmek için bana dönmüştü. Gülümsedim ve söylemesine fırsat vermeden 'tamam abi sıkıntı yok' dedim. 'Bu arada bu Gizem benim yeğen' dedi. Patron da gülümsedi ve gitti. Buradan sonrası için biraz günlüğümden yardım alabilirim aslında. Çünkü o zamanlar Sherlock Holmes okur ve çözümlemecilik oynamayı çok severdim.

 Cam tezgahın başındaki kıza doğru yöneldim. Kumral saçları omzunun biraz aşağısındaydı. Zamanında yaptığım anlatım hatasına bak; en iyisi günlükten okuyup yorumlayayım ben. Kumral saçları omzunun biraz aşağı hizasına geliyordu. Dış görünüşüne bakarak yaz tatilinden yeni dönmüş bir lise öğrencisiydi kısacası. Daha da yaklaştığımda koyu yeşil gözler ve mükemmel güzellikte bir surat beni karşıladı. İçimden 'biraz daha açık yeşiline mi takıntılıydım yani bu gözlerin ben' diye geçirdim. Yüz hatları çok tanıdık gibiydi. Çünkü gülümsüyordu. Ve bütün gülümseyen insanlar tanıdık gibilerdi benim için. İçtendi bakışları. İçimdeki 1 senedir yaşayan abaza hayvanı tutmalıydım. Hemen o anda ergenliğin getirdiği ateşle dudaklarına yapışabilirdim. O kadar güzel duruyordu ki insan bunu sikmeye kıyamaz lan diye düşündüm. Tabi o zamanlar evdeki üçlü prize bile kerkinebilecek olan bünyemin hayvanlığını zor bastırıyordum.

 Toplasan 5 adım attım yanına kadar. Fakat o kadar zamanda içimde fırtınalar koptu, tsunamiler sahil kesimlerindeki insanları evsiz bıraktı. Birkaç sahil kasabasını tahliye ettikten sonra yanına gelebildim. Şimdi daha yakından inceliyordum; fakat biraz daha konuşmazsam spastik gibi görüneceğime emindim. Olsun; spastik sansın dedim. Çünkü konuşmadan saatlerce izleyebilirdim o suratı. Pürüzsüz bir cilt, makyajsız halde belirgin kirpikler, kıpkırmızı dudaklar ve yemyeşil gözler. Hani oturduğu sandalyenin karşısına 3 katlı otel diker; manzaralı diye ona bakan odalarını 3 katı fiyata kiralardım. Patronun kızına yazmamıştım daha fakat bu benim için kaçırılmaz fırsat olabilirdi.
Birkaç saniye daha inceledikten sonra içimdeki hayvanın da sustuğuna emin olarak 'Melaba' diyebildim. Doğru düzgün selam bile veremediğim patronun yeğeni hikayesi benim için çoktan bitmişti yani. İçimde nasıl fırtınaların koptuğu ilk kelimemden ortaya çıkmış olmalı ki katıla katıla gülmeye başladı. Bense salak salak sırıtıyordum her zaman beğendiğim bir kızın yanında yaptığım gibi. 'Kedim için aşı bakıyordum da' dedi o karşısına tabure çekip seyretmelik gülümsemesini durdurarak. Ama hala gözlerinin içiyle gülüyordu. Dalga geçmek için olmadığına kanaat getirmiştim çünkü çok tatlı bakıyordu hala.

 'Kaç aylık' diyerek olaya direk bilimsel yaklaştım. Sonuçta karşımda bizim gibi default settings ile kurulumu yapılan bir varlık yoktu. Belli ki bizi crack atmadan yollayan yaratıcı onun üzerinde birkaç gün çalışmış, eksiğini gediğini tamamlamış, yamalarını indirmiş, crack dosyalarını yükleyip yollamıştı. Anlayacağın bizim gibi next next finish işi değildi. Yani bir erkek bir dişi ve bir yatak deneyinde bu kadar güzel bir sonuç nadir çıkabilirdi. Durduğum yerden sırıtarak anca bir komodo ejderini ya da tropikal bir papağanı tavlayabilirdim. Olaya hakim duruşum onu da etkilememiş olacak ki 'kedi işte ne bileyim bayağı oldu yaa' dedi. Onun da kafasında sorular olduğu çok açıktı. Acaba kafamdaki yarım kilo jöleye mi yatırım yapılabilirdi; başka bir yerime mi? Oturup izlenecek bir manzaram bile yoktu yani onun gibi. En azından eve gittiğimde çökmeli kalkmalı Sivas halayı çekebileceğim bir konumda çıkmalıydım muhabbetin içinden. İçimdeki hayvanın kibar tarafını dışa denk getirecek şekilde kafesini açtım. Bundan gerisini zaten kanın ben istemeden toplandığı 2. beynimle düşünerek yaşayacaktım.

 'Gözlerin çok güzel Gizem' dedim. Birden ağzımdan çıktı öyle. Ki bu herif senelerdir daha güzelini seyretmiş ve bir kere bunu söylememişti. Yine bir gülümseme ve benim hayali müteahhitlik çalışmalarım. Bu sefer ağzımdan yanlış bir harf çıkmamıştı. Belki de bu kadar cesur olabilmeme şaşırmıştı. Ne yani; bu kadar güzel gülüşüm olsa ben de tüm duygularımı gülümseyerek belli ederdim.

 We are the warriors to build this town.


 Neyse yine ömrüme birkaç ay daha katan birkaç saniyelik gülüşünden sonra 'Teşekkür ederim' dedi. Kedisinin aşısı sikimde olmadığından ses tonuna yeni dikkat etme fırsatı bulmuştum. Sanki her sabah kuşlarla beraber en güzel şarkıları o söylüyormuş gibi gelmişti kulağıma. Yine tanıdık. Biraz daha kurcalayıp akrabam çıkmasından çekinmeye başladım ve içimdeki hayvanı tamamen dışarı çıkarmaya karar verdim. Çünkü şu andaki halimle hayatta (olayın üzerinden 4 sene geçti) 'gözlerin çok güzel' cümlesine karşılık gelen 'teşekkür ederim' cevabının üzerine muhabbet açamam. Ama o zaman içimdeki 10 Haarp silahı gücündeki hayvan çıkıp 'Sesini duymadan önceydi bu tabi' dedi.


 Hala adımı söylememiştim. Ve en yakında söylemeliydim çünkü tanışma faslında adını da söyleyecek ve ben isminin her bir harfine methiyeler düzme evresindeydim. Direk olaya girip ismimi söyledim. Sıkılmışa benzemiyordu; 'teşekkür ederim' ler ve benim her seferinde 'senin ağzını yiyerim ben' diye iç geçirmelerimle sohbetimiz devam ediyordu. İçimdeki hayvan hevesini almıştı; sıra bendeydi. Pire torbasının aşısını falan halledip verdikten sonra 'kendin yapamazsan bana getir ben yaparım' deyip yolladım. Tabi daha eve varamadan Gizem dükkandan çıkar çıkmaz bilgisayardan 'Gerdana gül dizerler' yazarak arattığım Nurettin Bay'ın 'Güzeller' parçası ile çökmeli kalkmalı Sivas halayı çekmeye başladım. (Seneler sonra Düğün Dernek'te aynı şarkı ile Sivas halayı çekildiğini görünce gülmekten öndeki koltuğa kafa attım orası ayrı.)

  Kankam da o gün tam Gizem kapıdan çıkarken görmüş, içeri girdiğinde beni halay çekerken görünce durumu anlamıştı. 10 dakika boyunca hiç konuşmadan sadece kahkaha atarak sigara içmiştik. En son kendimi bir kız için bu kadar kaybettiğimi görmüştü; onda da içip içip evin terasından kendimi atmaya kalkmıştım. Açıklayabileceğim bir durum değildi çünkü ben sadece düğünlerde zom olursam çıkar birkaç figür kolbastı oynardım kuzenlerle. Durup dururken bir dükkanın içinde halay çekmek (gün ortasında) hoş karşılanabilecek bir durum değildi ama beni ufaklığımdan beri tanıyam kankama açıklama yapmak zorunda olmamam en güzeliydi. Sadece 'yapış gitsin oğlum daha güzelini bulamazsın bu semtte' dedi. 'Niye lan daha güzelini bulmayayım veriyor mu herkese yoksa' dedim. 'Yok sendeki tasarım ve malzeme ortada' dedi. Başkası söylese alınır kovardım ama bir 10 dakika daha sebepsiz güldük.

 Bir hafta boyunca gözüm her kapıdan gireni Gizem olarak gördü. Gelen giden olmamıştı. 'inşallah bok çuvalı kedisi ölmüştür de yenisini bari almaya gelir' diye içimden geçirmeye bile başlamıştım. İçimde hayvan sevgisi fazlasıyla vardı fakat o sıralar dünyadaki bütün hayvanlar Gizem'e olan ilgimin yanında pire torbası, bok çuvalı olmaktan öteye geçemiyordu. İçimdeki tüm sevgiyi ona vermem gerekiyordu. Tam bir sonraki perşembe (izin günümdü sözde) dükkanda oturuyordum, kapıdan adımı seslenerek o gerdanına gül dizilesi yürüyen Afrodit heykeli girdi. Ben de anında bereket tanrısı heykeline dönüşmeden yerimden fırladım. 'Aaa naber' dedim. Sanki bir haftadır her kapıdan girenin o olmasını dileyen ben değilmişim gibi davranacaktım; çünkü bu huyum senelerdir değişmedi. 'İyilik ya nolsun ben de buralardaydım da uğrayıp kedime mama alayım dedim' dedi. Amına kodumun kedisine mamayı 15 kg'lık çuvalla aldığını zaten yarım kilo mama istediğinde anladım. Bahanesi olmuştu işte beni görmek için. Kedisinin aşısı hakkında falan sorular sordum.

 ''Ee Gizem nerde okuyorsun'' diye başladığım muhabbetin sonunda kendimizi petshopun arka tarafındaki bölümde karşılıklı taburelere oturmuş çay içerken bulduk. Eh; fantezilerimden birisi olmuştu en azından. Bir tabure çekmiş o güzel yüzü seyrediyordum. Bacağına itin sıçtığı patron bütün kahveleri bitirmemiş olsa şimdi ne güzel kahve içiyor olacaktık. Çünkü çayımdan her yudum aldığımda azap çekiyordum. Allah'ın gücüne gitmesin ama oldum olası çay denen şeyi sevmemişimdir. Zaten karşımdakinin tatlılığından unutmuşum şekeri; kaynatılmış çay sapı içiyorum. Seneler boyu vermeseler damlasını aramam artık; hayatımın en tatlı çayını içmiş bulunmaktayım çoktan.

 Cebimden sigara paketimi çıkarıp (tabi sporu bırak, senelerdir peşinde koştuğun toptan ümidi kes; bünye sigaraya alıştı bile) 'Rahatsız olmazsan bir tane yakabilir miyim' diye soruyorum. Şu anda kendi çalıştığım dükkanda kendime müşteri muamelesi yapıyorum. Başkası olsa umrumda olmazdı ama karşımdaki sanki yarın sözleneceğim; üniversitede nişanlanıp askerden sonra evleneceğim kızmış gibi davranıyorum. Yüzüme baktı ve 'Sence ben sigara içiyor muyum' dedi. Bu tamamen içtiğini belirten bir soruydu. Hiç konuşmadan uzattım bir tane. Yaklaşık yarım saatlik sohbetin üzerine hiçbirşey konuşmamız gerekmiyordu; ayrıca sonradan öğrenmiştim beraber Teoman'dan 'Papatya' şarkısını dinlerken ilk sigarasını o gün içtiğini. O şarkıda geçen 'Kısacık kestirip saçlarını; içtin ilk sigaranı..' kısmında söylemişti. Çok fena yanılmış; sigara içtiği çıkarımını yapıp sigara uzatmıştım boş yere kıza. O andan itibaren saçma salak çıkarım yapmaya çalışma tribimden vaz geçmiştim. Ama o an mutluydu; yanakları kızarmıştı öksürmemeye çalışmaktan. Karşımda sadece susarak sigarasından nefesler çeken bir güzellik vardı. Ve ben o gün keşfettim bir sigaranın yaklaşık 6-7 dakikada o kadar güzel bir şekilde içilebileceğini. Balkonda tir tir titreyerek veya camdan sarkarak körükleyen bünye 3 dk yı geçirmezdi çünkü.

 Sigarasını bitirdi. Ben sadece karşımdaki güzelliği izliyordum; o güzellik ise bana o an duyacağıma en çok şaşıracağım cümleyi kurdu.

 'Çok güzel sigara içiyorsun'

 Ne? Ne yani? İyi birşey mi söyledi yoksa kötü birşey mi? Kızlar genelde sigaradan hoşlanmazlar evet ama Gizem'in o anki tavrında kötü birşey söylermiş gibi bir hâl yoktu. Gülümsedim sadece. İnsan kendisine yapılan güzel sigara içme iltifatına ne diyebilirdi ki?

 'Ben artık gideyim' dedi. İçimden sadece 'Ne olur biraz daha kal' demek geliyordu. Biraz daha kalmalıydı benimle. Bir saat bile olmamıştı geleli. İnternet cafede 'abi 25 kuruş ekle benim masaya' diyen çocuklar gibi 'Allah'ım bu manzarayı 15 dakika daha uzat yalvarırım' diye haykırasım vardı. 'Yine gel' diye ağzımı açtığım anda 'Yine gelirim' diye tamamladı ağzımdaki cümleyi. İkimiz de yüzümüzü eğerek gülümsedik. Aramızdaki elektriğin artık bir ilişkiyi beraber idare edebileceğinin ikimiz de farkındaydık. Artık ben ve ona hayranlığım yoktu benim için; biz vardık. Benim için de onun için de bu güzel günleri biraz uzatmak, birbirimizi biraz daha yakından tanımak en iyisi olacaktı. Fakat şimdiki kafamla bile o anda onun için de biz vardık diyemem; çünkü o gözlere baktıkça kadının yaratılan en ''Gizemli'' [ :) ] varlık olduğunu bir kez daha anlıyordum. Onun kafasından geçenleri okuyamazdım; sadece o anı yaşamamız gerekiyordu. Sonrasında ayaktaydık ve iyice birbirimize yakınlaşmıştık. Sarılmak için mi yakınlaşıyordu kestiremiyordum. Kafasının içinden geçenleri okuyamasam bile hızlı inip kalkan göğsü hızlıca nefes aldığını gösteriyordu. Ve sigaradan değildi artık yanaklarındaki kızarıklık. Kendime hâkim olacaktım bu sefer. İyice tanımadan sevemezdim; bağlanamazdım. Ve bu sefer hayatımda hiç olmayacağı kadar bağlanmak isteyecektim birine. Teoman dinlemeyi çok sevdiğini söyledi birden. Aklım hâla beni dudaktan öpüp öpmeyeceğinde olduğundan 'noluyo lan' der gibi kafamı kaldırdım.

  Radyoda  Kupa kızı ve sinek valesi çalıyordu.

 Kızarmış yanaklarıyla sarıldı bana. Tamı tamına aynı boydaydık. Kalbinin atışlarını hissedebiliyordum. 'Sadece birkaç saatlik muhabbetimiz var ama sana daha çok yakınlaşmak istiyorum ben' dedi. Duymak istediğim buydu. Artık akşam mevlüt okutabilir, adak adayabilir, fakire fukaraya yardımlarda bulunabilirdim. Sivas halayı beni buraya kadar getirmişti zaten. O anki mutluluğumu hiçbir yöresel dans kaldırmayacak; afrika yerlileri gibi olduğum yerde zıplayacaktım. Mal gibi bunları düşünüyordum o bana hâla sarılmış durumda şarkıyı dinlerken. İşte anı yaşamak bu olmalıydı. Ben salak gibi kafamdan dans figürleri geçirirken o sadece şarkıya eşlik ediyordu fısıldayarak.

 Aylar yıllar geçti sanki bizim sarıldığımız anın üzerinden. Yani en azından şarkı bitti; biz ortasında sarılmıştık. Bıraktığında gözlerimin içine bakarak 'ben sadece sana güvenmek istiyorum; beni sevmesen de olur' dediğini hayal meyal hatırlıyorum. Bir hafta önce üzerine atlamayı içimden geçirdiğim bu melek bana sarılmıştı ve ben sarhoş gibiydim. Sadece birkaç saat muhabbet etmiştik; ne zaman gelmiştik buraya kadar? Daha bir kızı etkilemeye çalışmanın o tatlı heyecanını yaşamanın keyfini çıkaracaktım ben. Yazın bitmesine 2 ay vardı. Ve tercih sonuçlarım belli değildi. Birden daha ilk tanıştığımız andan beri bütün hayatımı ona adamaya karar vermiş zihnimden bunlar geçmeye başlamıştı. Eğer sınavdan birkaç ay önce tanışmış olsak onun için sınava daha çok çalışıp İstanbul'da kalabilirdim. Fakat şehir dışına çıkacağımı ailem bile kabullenmişti. Bana güvenmesini, benim onu sevdiğimi bilmesini istiyordum; ama yanında olmalıydım. Her gün o güzel gözlerinin içine bakmak istiyordum.


 Bir sonraki şarkı da Yaşar'dan Birtanem oldu. Hayatın bana uzun süreli yalnızlıklarımdan sonra yaptığı süprizleri seviyordum..