Ya varya. Ya şuanda acayip sinirliyim. Baştan uyarıyorum bak bu yazı tonla küfür, hakaret, ağır söz vs içerecek. Hatta %95 bile diyebilirim. Ucu dokunsun dokunmasın kim varsa da sikimde bile değil artık. Harbiden de yeter diyorum ya. Burada kime küfür ettiysem, sövdüysem karşıma çıkıp sakın 2 kelime etmeye kalkmasın kafasını duvara sürterim. Ciddiyim. Bulursam zaten sürtücem birde kendi ayağıyla gelmesin yani.
Bu anasını siktiğim tatlı, cici, mutlu mesut, kendilerinden bile habersiz aptal ve bilinçsiz insanlar barındıran dünyada aklını sike sürebileceğimiz doğru düzgün adam yok mu lan? Yok mu ya. Ya en başından başlayalım. Siktiğim okuluna yolladınız beni iyi güzel. İlk öğrenimi göreceğim yerde 70 tane sik kafalı bebe ile hocanın sesini bile neredeyse hiç duyamadan 5 sene geçirdim. İlk okuyabildiğim kelime 'Televizyon' du mesela.
İlginçtir, hiç unutamam. Babam gazetenin verdiği bulmaca ekinin kenarına sözcükler yazıp dururdu her akşam. Ne zaman okumayı öğreneceğim diye merak ediyordu. İlk onu doğru düzgün bir şekilde okuyabildiğimi fark ettim. Sonrasında bağımlısı oldum. Pokemonuydu, şirinleriydi falan derken çocukluğumun büyük travmalarını geçirip kendime müthiş hayal gücüm aracılığıyla süper kahramanlardan arkadaşlar, örnek alınası kişilikler edindim.
Her neyse, son 4 senedir falan hiç televizyon seyretmedim. Yani kendi irademle oturup bir kanalı açıp karşısına geçip birşey izlemedim. Arkadaş ortamlarında, aile ziyaretlerinde vs televizyona maruz kaldığım ilk yarım saat sonunda beynime ağrılar girmeye başlıyor artık o derece nefret ediyorum. Niye mi? Çünkü en sevdiğim şeydi ve ilk okumayı öğrendiğimde onu telaffuz etmiştim.
Sonra ne zamandı bilmiyorum; çarpım tablosu. Annemin büyük yardımları sonucunda ezberlemiştim. Onun da hikayesi ayrı tabi. Annem her akşam yatağımı sererken 5'lerden başlatırdı beni yanına dikip saydırmaya. 1 Hafta sonra bu olaydan sıkılıp oturup bi kere tamamen kendimi verip ezberlemiştim. Sonra çarpım tablosundan nefret etmedim çünkü içerisinde hiç rakam olmayan matematik sorularıyla karşılaştım.
Ya sizin vereceğiniz diferansiyel denklemler dersini sikeyim üniversite gibi. Anasını siktiğim şu kolaycacık dersi bile cacığa dahi doğranmayacak heriflerin eline düşürdünüz ya ne diyeyim size akademik yönetimini siktiğim yeri.
Ya dur derslere sonra başka bir yazıda söverim daha saçlarım tam dökülmüş değil nasılsa. (Makine mühendisliği 2. sınıfım ve saçlarımın ne kadarının döküldüğünü arada oturup hesaplıyorum siz düşünün.)
Amk kezbanları. Sizin ben gelmişinizi geçmişinizi sikeyim. Haa, dur bak şimdi burada en başta sezar'ın hakkını sezar'a verelim. Ya tamam bacım biz dünyanın en yakışıklı erkek nüfusuna sahip milleti değiliz. Kibar değiliz, centilmen değiliz, zeus heykeli gibi boy pos vücut da yok. Ama evde bütün gün sidikli amınızı kaşıyıp kaşıyıp sonra gelip orada burda 'odonösli örkök östöyöm bön yoaa' demeyin ya. Valla demeyin. Artık gına geldi amına koyayım. Ya bak her seferinde kızdır hadi narindir, kırılgandır, gelecekte anne olacaktır, babasının anasının bir tanesi olarak yetişmiştir nazlıdır falan anlarım deyip deyip tepeme çıkarıyorum bir kezban bulup. Sonra vakti geldiğinde ayısı da krosu da marabası da ben oluyorum bu ilişkinin. Ya siktiğim dünyasında sevgi ve samimiyet bu kadar pahalı da orospuluk bu kadar ucuz muydu lan? O bacak aranı elbet bir gün açacaksın birine tamam ama (burası biraz tepki çekebilir; bilirsiniz genellemelerim genelde istisnaları kapsar ve önemsizdir) bunu yapmadan önce o sikik dilini kaç tane herifin gırtlağına soktun? Söylediğin sayıyı 3 ile çarpmayı da ihmal etmeyeceğim merak etme.
Ufak ufak gidiyoruz, bahsedilecek çok konu, edilecek çok küfür var daha çünkü.
Ya, sen. Evet sen. Ortamın 'piç adamı' diye tabir edilen yavşak, yüzsüz, karaktersiz göt oğlanı. Eve gittiğinde 'beyler keraneye nasıl girebilirim' diye inci sözlüğe başlık açıp yüzyılın ayarını yiyor, arkadaş ortamlarında en kral am nasıl yalanır onu anlatıyor. Ya sen nasıl bir orospu çocuğusun ki istemeye istemeye selam verildiği halde hala çıkarına nazaran o ortamda durabiliyorsun? Algın mı kıt? Yoksa günde 9 defa mastürbasyon yaptığı için vücudundaki kanın %90'ını taşaklarında taşıyan, bu yüzden beyni kansızlıktan kuruyan bir ergen olarak büyüyemedinmi hala?
Yazının bu kısmına kadarki imlâ hatalarına gözü takılan mükemmeliyyetçi (tek y de olabilir, bilmiyorum ama şuanda zaten oraya gözü takılana sövüyorum.) senin de amına koyayım. Hayat sana güzel tabi herşeyin mükemmel olmasını arzulayarak hayatın asıl gerçeklerinden bihaber bir şekilde kafanı sokuşturduğun o kumun içinde mutlusun. Siktir git sende git.
Ufak ufak beni bu yazıyı yazacak kadar sinirlendiren am hoşaflarına doğru yaklaşıyoruz ama birkaç bahsetmem gereken tip daha var arada.
Senin o entel görünecem diye boynuna taktığın fuları ananın.. neyse dur anayı karıştırmayayım. Senin o boynuna taktığın fuları sikeyim cici çocuk. 2 tane am için bütün erkekleri kötüleyip yalakası olduğun kız kankalarına sırf belki içirip sikerim umuduyla 'yaa Berkcan zaten seni hak etmiyordu sen daha iyilerine layıksın, önemli olan senin mutluluğun' edebiyatı yaptığın ağzını sikeyim. O kız Berkcan'dan sonra karşısına Bill Cosby gelse 'ben insanlara güvenemiyorum yaa' der ama sikik tipli, cüzdanı kalın kekonun biri gelince de seni ve Berkcan'ı siklemeden direk kucağına atlar. Anlıyo musun abazalıktan beynini am bürümüş sokuk herif? Bırak kızlar kendi sorunlarını iki kaşık nutella ve birkaç rulo peçeteyle halletsinler. Senin vereceğin sikik tavsiyeler sadece onların egolarını tatmin etmekle kalacak çünkü. Ya az beynini çalıştır ya.
Allah'ım yaratıyorsun takip etmeyi bırakıyorsun yapma etme kurbanın olayım ya.
Ülkenin anasını sikebildikleri kadar siktiler zaten bu yüzden siyasi mevzulara hiç dalasım bile yok. Anca bizim sığır milletimizin g.tü sikilmekten kangren olacak; o zaman akılları başlarına gelecek.
Gelgelelim bu yazıyı bana yazdıran asıl sebebe.
Ya ben bu siktiğim oyununu (League of Legends) senelerdir oynuyorum. Sayısız maç attım, izlemediğim turnuva maçı kalmadı sayılır, 3 sezondur ne oluyor ne bitiyor her bokundan haberim var. İyi yada kötü oynuyorum diye bir yorum yapmak istemiyorum; çünkü hiçbir zaman iddiam olmadı ama savunduğum tek birşey var o da doublelift reyizin dediği gibi; 'Ben en iyisiyim, geri kalan herkes çöp.'
Neyse egomu sikeyim, devam edelim. Ya ben bu siktiğim oyununda bir gün adam akıllı zevk alarak oynayamayacak mıyım ya. Gardaş bu gözler neler gördü; anlatsam Stephen King romanlarından daha fazla cildi çıkar ama en son gördüğüm şeye geliyorum. Bizzat bu konuşma geçti aramızda.
x, y, z, t, Chensy (ben) odaya katıldı.
x: Beyler aranızda Allah'a söven var mı?
Chensy : Yok la durup dururken niye sövelim Allah'a şimdi.
x: Hayır söven varsa şimdiden söyleyeyim de trollüyecem. Müslüman değil misiniz siz?
y: Tabiki öyleyiz de durup dururken nereden çıktı bu şimdi?
t: Birader oyununa baksın herkes sanane kimin kime sövüp sövmediğinden?
x: Chensy müslüman değil misin sen? (Lan kabak bana niye patladıysa)
Chensy: Müslümanız da şimdi bunun oyunla alakası nedir? İyi oynamazsan sana söverim zaten Allah'ı niye karıştırayım işin içine. (Ya o oyun başında falan trollüyorum diyerekten gereksiz yere öl senin anandan girip 7 sülalenden çıkmazsam ibneyim)
x: Haa sövüyosun yani. Sen Allah'a da sövüyorsundur kesin. Trollüyorum ben beyler.
Chensy: İyi de güzel kardeşim bir kişi söven olsa bile bu kalanların hakkına geçmen demek değil mi? (Sövme mevzusu sikimde değil ya ben o anlık alacağım puana bakıyorum sövenin g.tüne soksunlar diğer tarafta kazığı niye burada ben uğraşacam)
x: Trollüyorum sus.
Chensy: Lan beyin hücrelerini siktiğim dangalağı bana kızdın diye bu 3 adamın günahı ne ben sana ne dedim zaten?
Aklımdan o an matrix filminde o yeşil arka plandan akan sayılar gibi bir sürü şey geçti.
1- Ya sen Metatron musun be orospu çocuğu? Sana ne kimin tanrıya, Allah'a, kitaba vs sövdüğünden?
2- Skype vs vereceksen (yiyosa) ver de erkek gibi de bizde birşeyler ayarlayalım değil mi?
3- Bu soktuğum oyununu 5 kişi oynuyoruz değil mi? Seni sayma, 4. Ya bu anasını siktiğim oyununda hadi biri sövdü yine diyelim. Diğer 3 kişinin hakkına girmiyor musun? Bu mu müslümanlık anlayışın?
4- Hangi cemaat evinde kalıyorsun da porno izleme faslınız bitip oyuna geçtiniz?
5- Ya sen why so orospu çocuğu ya?
... Diye gidiyor işte. Neyse, oyunu kaybettik. Sonraki oyun geldi.
Aramızda ormancı ile geçen muhabbet; (orta koridordayım)
Chensy: Daha 2 lvl'ım gelmene gerek yok zaten ben rahatım burada totemim de var.
Ormancı: Tamam ittiririz biraz ne olacak buffların süresi geçmesin. (Bak kafaya bak.)
Chensy: Dalış yapma kulenin altına sakın..
Demeye kalmadan gelip karşımdaki adama tüm güçlendirmeleri ve ilk kanı vermez mi.. Tamam hadi çocuktur yaptı bi hata. Zaten Gragas'a karşı LeBlanc oynuyorum her türlü laneyi alacam istediği kadar skor alsın.
Neyse bu gitti dolaştı biraz ortalıkta. Mavi güçlendirme süresi geldi.
(Bu siktiğim güçlendirmesi ormancı çok çok geride kalmadı ise 2. seferde orta koridora verilir. Ama siktiğim Türkiye serverında para lazım olduğu için, mana çabuk bittiği için, enerji yetmediği için, ifrit keserken bekleme süresinde azalma lazım olduğu için ormancıdan başkasına verilmez. Sen kesiyorsan bile gelip çarp atarlar.)
Ben ufak ufak yaklaşıp geliyorum işareti verdim. Aldığım cevap şu;
Ormancı: Sana vereyim de adama taşı dimi? Ben alıcam sana yok mavi falan. (Zaten o anda bi 'ananın amına sok onu ya orospu evladı' geldi ağzıma da sustum.)
Chensy: La olm ben ölmedim ki hiç zaten adamı da dürtüyorum ver de rahat dürteyim.
Ormancı: Yok öyle birşey sen unut bunu.
Baktım karşımdaki gragas paşalar gibi almış mavisini, totemini itemini gelmiş. Hadi mavim yok diye koridoru ona terk edecek değilim. Ama adam 3 saniyede bir de fıçı atıyor manası bitmiyor. Ben bi dürteyim derken mana dibi görüyor. E haliyle bizim ormancı hayalet vs ile uğraşırken karşı ormancı da gelip beni kesince başlıyor muhabbet.
Solo: Lb ile gragasa ezilen ilk seni görüyorum amına kodumun malı. (He karşıtını aldık diye tek atıcam zaten)
Adc: Farm yap bence daha fazla uğrasma adamla (Adamın 3 katı yaptım neredeyse. Siktiğim mavisi olsa 2 atıcam kekoya)
Support: Neden totem atmıyorsun ölüsünü siktiğim? (Totemden sorumlu devlet bakanı o.ç)
Ormancı: /all gg beyler report lb orospu çocuğu kastırdı (İlk kanı dökülen amı yarık gelin gibi bağırmasından belli zaten herşey)
Ya size ben o bilgisayarı alan ananızın babanızın amına koyayım ya. Ya ben bu siktiğim oyununda 0/8 giden adama bile moral olsun diye 'sıkma canını takım savaşlarında toparlarsın' diyorum. Adamlar gelmiş daha ilk ölümümde bahaneleri üretiyorlar. Ya bu siktiğim oyunu takımla oynanıyor değil mi? 0/55 falan değiliz ya daha bir kere öldük herkes faturayı bize kesiyor. Skor tabelasında 0/4 olan adam bile gelmiş bana suç bulmaya çalışıyor.
Bu anasını siktiğim oyununu günde 27 milyon kişi oynuyor. Ve en az 3/4 ü 15 yaş altı beyinsiz am suratlılardan oluşuyor. Oyuna sadece içindeki vahşet ve eziklik duygusunu tatmin edebilmek için giriyorlar, milletin oyununu sikip atıyorlar. Yaptıkları şey sadece salak salak oynamak ve sövmek. Başka hiçbir sik bilmiyorlar. En sonunda internet cafeleri dolaşıp bu oyunu oynayanları izleyeceğim. Söven olursa, salak salak hareketler yapan ve hala suçu başkasına atan olursa kafasını o klavyeye yapıştıracam. En sonunda yapacam bunu ya gerçekten yapıcam. Siktiğim oyununda 3 karakterden fazla bilmeyen 12 yaşındaki çocuktan küfür yemek zorunda mıyım lan ben? Yeter amına kodumun bebelerinden çektiğim. Eskiden telefon numaralarını aldığım klavye delikanlılarının hepsi sadece sövüp kapatıyordu. En sonunda online oyun yüzünden cinayet işleyip cezası neyse yatıcam o olacak ya.
Çok saçma salak sikik sokuk bi yazı oldu ama hayırlısı. Ya siktiğim beyinsizleri oynamayın şu oyunu oynamayın ya. Daha fazla katletme skoru istiyorsan git cs oyna, age of oyna. Ama benim oyunumu gelip sikik sebeplerden dolayı zehir de etme.
Harbi diyorum o nicklerin hepsi aklımda. Umarım yaşarken birisine rastlarım da onu çıktığı anasının amına geri sokarım.
Hadi siktirin gidin sizde ya. Valla sinirden çatlayacağım artık. 1 senedir yalnızlıktan dolayı hiçbirşeye sarmadım, bu oyunla moral buluyordum, bu oyunla rahatlıyordum onun da anasını siktiniz siktiğim ergenleri.
Bir Araya Gelemeyiz?
Yaşlanıyorum; enerjimi kaybediyorum fakat umudum sapasağlam duruyor. Bugünlerdeki enerjimle yaptığım planları o günlerde ne kadar yorgun olsam bile gerçekleştireceğime inanıyorum. Seni şimdiden biliyorum bebeğim; benim için sen hep özeldin ve geldiğinde de benden o ilgiyi tamamıyla göreceğinden emin olabilirsin. Sana güveniyorum bebeğim. Çünkü bana gelene kadar yaşamış olacaksın. Siktir yemiş, terk edilmiş, aç kalmış, kabus dolu geceler geçirmiş, mutsuzluk ve bitkinliği yaşamış olacaksın. Ne hissettiğimi anlayacak ve çözümün sadece kendini yanındayken mutlu hissettiğin insanın kollarında olduğunu bana göstereceksin. Geceleri yıldızları seyrederiz, oturur birer kadeh şarap içer, sarılıp uyuruz.
Sana çok güzel yemekler yaparım, hani o romantik filmlerde geçen mutfak sahnelerini canlandırırız. Kek yaparken un savaşı yaparız, yüzüne çikolata sürerim, birlikte birer bardak çay içerken bembeyaz halde un savaşı eşliğinde yaptığımız tarçınlı keki yeriz. Sana yaşamayı, karşılık beklemeden güven ve mutluluk sağlamayı gösteririm. Aynı yerde çıkan sivilcelerimize uf olmuş der, gidip her gördüğümüz ufak canlıyı severiz. Oturup film izleriz, replikleri canlandırır, o karakterleri yaşatmaya çalışırız. Geçmişini anlatırsın bana; çocukluğunu, oyuncak ayını, yatağının altındaki canavarı... Hayal kırıklığını da anlatırsın bana mutluluğunu da..
Yalnızlığı görmüş ol, kafanı yastığa gömüp ağlarken dışarıda hala canlı olan dünyanın senin bu mutsuz ve umutsuz durumundan bihaber olduğunun farkına varmış ol. Büyüdüğüm yeri merak et mesela. Çocukluğumun geçtiği sokakları. Götürüp şimdiki modern dünyanın kirlenme hızına yenik düşmüş o boş ve çirkin sokakları göstereceğime eskiden beri hayalimde nasıl kaldıysa o halini anlatayım sana. Kırık dökük hayallerime, içimde bekleye bekleye paramparça olmuş düşlerime rağmen yaşa beni bebeğim. Aşkın bencillik olmadığını biliyorum bebeğim. Sen sadece sev beni. Elimden bir ömür tutmayı göze alacak kadar sev. Yarın çık gel mesela; tam da planlamadığım anda. Savunmasız bir şekilde yakala beni. Ve koru bundan sonra sensiz olabilecek hayatımın bana getireceği zararlardan...
Ya da bilemedim şimdi. Abazalığıma rast geldi de böyle birşeyler yazdım sanırım. Sen gel de ayarlarız birşeyler. Olmadı dışarıdan pizza söyler oturup pes falan atarız. Sen gel yeterki.
Ben bu kafayla gidersem daha zaten uzun bir süre daha;
İbret

Eveet. Şimdi gelelim mevzuya. Aslında mevzu da yok ya. Yakınmam gereken birkaç özlemim var sadece. Malum; ben sosyal medyada milletin gözüne sokarcasına paylaşmadıkça burayı okuyan da yok ya zaten; rahatım. Hazır kuyuyu bulmuşken midasçılık oynamak da hoşuma gidiyor yani.
Ya hata bende diyorum. Harbiden bendeydi diyorum. Her gece şu siktiğim yastığına kafamı koyunca diyorum bunu. Ben hatalıydım. Ama sorun o değil ki. Hatam 7 büyük günahtan birisiymiş gibi cezalandırılmak hoşuma gitmiyor sadece.
Son 4-5 senedir nasıl dibe batıyorum; nasıl boğuluyorum belli değil. Hani hayatında yolunda giden şeyler için şükreder geçersin ve herşey yolunda gitmeye devam eder ya; sadece bugün de nefes alabildim diyebilmek artık benim tek şükür edebilme sebebim oldu gibi. Ne bileyim; azılı bir ateist olma fikri hala aklımın ucundan bile geçmiyor; sığınacak daha büyük bir koruyucu güç inancı her zaman insanları mutlu ediyor.
Kendisini güvende hisseden insan huzurludur. Ve hiçbir zaman kendimi birisinin kollarında güvende hissedemedim açıkçası. Çünkü suya düştüğümden değil, çıkamadığımdan dolayı boğuluyorum. Hiçbir şekilde yaptığım hiçbir işten zevk almıyorum, uyuşuk hissediyorum, bir çıkış yolu göremiyorum. Aslına bakarsak şunları bile yazasım gelmiyor. Ama oturup birşeyleri dökmem gerekiyor yoksa içimde biriktire biriktire zehirleneceğimden korkuyorum. Şarkılar ruh halimi değiştiremiyor, yeni doğan günlerin bir tanesi bile farklı birşey getirmiyor.
Neden aralar seneden geçtikten sonra, hiç haber alamadığım birisinden 'sana ihtiyacım var' mesajı falan almıyorum. Ya da neden hep hayatıma yeni birisi girdiğinde bir köşede kabuk tutmuş yarası oluyor? Ve en güzeli; neden ben görmezlikten gelmek yerine o kabukla oynamaya çalışıyorum.. Neden birbirimizin geçmişini merak ediyoruz; neden anı yaşama konusunda takılıp yarınki doğacak güneşin parıltılarını unutuyoruz?
Neden ilk okuldaki o gözlüklü şişko kızlar şimdi taş gibi oldu?
Neden ileride çok can yakıcak olan ben can yakan olamadım da bütün gün çamurun, b.kun içinde oynayan kara kuru sıska piçler oldu?
Neden ben de normal insanlar gibi uyurken normal şeyler yerine fantastik bilim kurgu filmlerini aratmayacak şeyler görüyorum?
Neden hala seneler geçmesine rağmen Rhcp dinlerken kendimden geçiyorum?
Neden atın boynuzuna konmuş kelebeğe benzeyen kızlar kendilerini hala bir bok zannetmeye devam ediyorlar?
Neden bir zamanlar deli gibi istediğim şeyler artık ilgimi bile çekmiyor?
Neden hep kafam dağınık?
Neden her geçen gün 'yalnızlığa' diyerek aslında kendime daha çok hayran oluyorum?
Neden takım savaşında içimden hep tanka odaklanmak geçiyor?
Ya amına koyayım. Tam bunalıma girecem aklıma komik birşey geliyor; karşıma değişik şeyler çıkıyor. Sonra siktir et deyip yine beklemeye başlıyorum. Güzel olanı hak etmek için hiç kötülük yapmamış olmak gerekmez değil mi? Yoksa 'Her azizin bir geçmişi, her günahkarın bir geleceği vardır' tezimde haksız mı çıkacağım?
Göreceğiz. Şimdilik yak bir sigara ve bu güzelliği seyret birkaç dakika boyunca.
Naber Fıstık?
Töreni kaçırmışım. Hay Allah; her zamanki alışkanlığım. Müdürün odasında biraz fırça yiyeceğim belli. Ama ben ukala gülüşümü hiçbir zaman bırakmamayı seçmişim ki müdürün odasından da gülümseyerek çıkıyorum. Adamı içeride nasıl sinir ettiysem artık; keyfim gayet de yerinde. Koridorlar upuzun ve çok geniş. Çok büyük bir bina olmalı; 3 tane blok var birbiriyle bağlantısı olan. Yanımda tanımadığım birisi var. Beraber yürüyoruz. Birşeyler paylaşıyoruz onunla. Yemeğimizi, hoşgörümüzü, sevgimizi ve gülüşlerimizi. Sonra ayrılıyoruz; o kendi sınıfına gidiyor. Ama benim canım biraz daha serserilik yapmak istiyor. Gidip birinci sınıfların katında bir sınıfa giriyorum. Tertemiz yüzler; daha sayıları öğrenmekteler. Öğretmenlerine selam verip geçip tam karşısındaki sıraya oturuyorum. Orta yaşlarda bir erkek; hani şu filmlerde falan bahsedilen ama gerçek hayatta kimsede görmediğim 'öğretmenlik aşkı' denen şeyden bayağı var. Kendini öğretmenliğe adamış; hala bekar olduğunu söylüyor. İçindeki çocuk sevgisi eksikliğini burada tatmin ettiğinden falan bahsediyor. Sonra ileride işlerin kötü gittiğini söylediğimde biraz duraksadıktan sonra 'evet' diyor ve devam ediyor, 'bunları böyle her gün kurbanlık gibi yetiştirdiğimi düşündükçe üzülüyorum. Aralarında öylesine yetenekliler var ki; ama aileleri mühendis ya da doktor olmasını istiyor. Anlayacağın; geleceğin sanatçı ruhlarını öldürüyoruz burada.' diyor.
İçim daha fazla elvermiyor bu geleceğin parlak ışıklarının çarpım tablosu ile sönmelerine. Kalkıp çıkıyorum sınıftan. Geride bıraktığım öğrenim hayatımı düşününce elimde hiçbir faydalı şeyin olmadığı gerçeği çarpıyor yüzüme. Bakkalın beni kazıklamaması için toplama çıkarma öğrenmiştim annemin söylediğine göre. O zamanlar inanıyorsun tabi; çocuk halinin tek mutluluk kaynağı ufacık bir şeker ya da çikolata.
Yukarı, aşağı. Katları bitmek bilmiyor okulun. Koridorlarında artık tanımaya başladığım insanlarla karşılaşıyorum yavaş yavaş. Sadece selam verip geçiyorum; muhabbet etmek bile yok. İleride isimlerini ve yüzlerini hatırlayamayacağım aşikar. Çok yakın gelmiyorlar zaten bana. Birkaç öğretmen dolanıyor koridorlarda. Kontrol manyağı olmamalarına rağmen çocukların koyun gibi tepkisiz ve bilinçsiz bir şekilde büyümelerinin en büyük savunucuları. Keyifleri yerinde olmalı çünkü para kazanmak için insan eğitiyorlar; kimse işini zorlaştırmak istemez değil mi? Hayallerine gidecek yolun okuldan geçmediği bilincinden olan çocuklar bir köşede oturup o yılların bitmesini bekliyorlar.
Sonra daha büyük sınıflara ait olduğunu zannettiğim bir kata dönüyorum. Artık yüzler daha belirgin. Gülümsüyorum bu sefer selam verirken. İnsanları tanıdığım zamanlara rast gelmiş olmalı bu dönemlerim. İyi yada kötü; yargılamadan sevdiğim dönemleri atlatmış durumdayım. Ama içimde hala bir karşılıksız güvenme isteği..
Daha sınıfın kapısına geldiğimde belli; burası benim büyüdüğüm yer. Kapıda biraz oyalanıyorum; her geçene selam vermesem de durup birazcık muhabbet ediyoruz tanıdıklarla. Sonra hoca geliyor; yöneliyoruz içeri. Hoca dediğime göre anladınız; artık öğretmen değil yani. Lisedeyiz.
Ama hoca mı desem öğretmen mi desem bilemiyorum. Çünkü bana bir harf öğretene saygımı en son onda bıraktığım bir orta okul öğretmenim. Nasıl oldu bilmiyorum ama ondan sonraki öğretmenlerimin hiçbirisine karşı en ufak bir duygu parıltısı bile hissedemedim. Öğretim ve eğitim hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Çünkü içeride sanat filmi başlıyor. Ve sanatın hiçbir zaman eğitim öğretim yolundan geçmediğini biliyorum.
Güneş parlıyor burada demiştim ya; bir anlığına perdeden gelen güneşin sönük kaldığına şahit oluyorum. Kaç sene geçtiğini hatırlamıyor olsam da onu gördüğümde kalbim yine ısınıyor. Kafası eğik, birşeylerle uğraşıyor. Kafasını kaldırmasını deli gibi istiyorum ama ne göreceğimi de biliyorum zaten. Gözlerini hiç kafamdan çıkarmamıştım. Anime karakterleri gibi kocaman, yeşile dönük ela. İçimde bayramlıklarıyla yatan bir çocuğun heyecanı var. Ama gel gör ki film buradan sonra kopuyor.
Yanına gidip 'Naber Fıstık?' diyerek yanağından bir makas alıyorum. Bakışları şaşkın ama yabancı bir şaşkınlık değil bu. Gözlerinde beni gördüğünde her zaman oluşan parlaklık var. Gülümsüyorum. Ama senelerdir böyle gülümsediğimi de hatırlamıyorum. Sadece ukala bir gülüş atıyor ve pek ciddiye almıyordum normalde. Ama bu sefer içimden bir sıcak hava dalgası fırlayıp yanaklarıma yayılıyor. 'Nasılsın canım' diyor bana şaşkınlıkla kocaman açılan gözlerini bir kenara bırakıp gülümsemesini yüzüne yerleştirerek.
Tabi bu kısımda dışarıdan bir köpek havlaması geliyor ve rüyanın bu aralığı piç oluyor ama uykuda tutmam lazım kendimi. Tam uyanmamaya çalışıyorum; gözlerimi açarsam tüm herşey silinecek ve çoğunu hatırlamayacağım bile. Bedenimi yataktan kaldıramıyorum; belli ki ruhumun tüm hepsi daha geri gelmemiş, dışarıda bana güzel şeyler göstermeye niyetli bu gece. En azından hava güneşliydi; bu sefer fırtına ve karanlık yok. Ben de bu rüyanın sonunu getirmeye niyetliyim oldukça. Yastığıma biraz daha sarılıyorum her yalnız insan gibi.
Yan yana oturuyoruz. Karşımda da orta okuldaki o hocam. Geçmişime dair en çok sevdiğim insanla en çok saygı duyduğum insan var ve ben hala bunun rüya olduğu bilincindeyim. 'Kaybolmam lazım' diyorum meleğime. 'Uykunun beni alıp götürmesi gerekiyor ki; gerçek olduğuna kanmam gerekiyor' diyorum. 'Hadi elimi tut ve götür beni dünyanın boş vermişliğinden.'
Hayatım boyunca hiçbir zaman ingilizce çalışmamış olmama rağmen şu anda bile mukavemeti ingilizce dinleyip anlamamı sağlayan budur herhalde. Severek dinliyorum, gülümsüyorum. Etrafımda hep tanıdık yüzler var. Arkama dönüyorum, etrafıma bakıyorum. Hepsine gülümsüyorum ayrı ayrı. Sınıfta bir mutluluk var. Geçmişimden belirli bir kesit değil çünkü bu. İçimdeki tüm güzel anıları bir araya toplamışım sanki. Şakalaşıyoruz, durmadan kahkahalar atıyoruz sınıfın içerisinde. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum bile. Güneş en parlak ışıklarını yöneltmeyi yavaş yavaş bırakmaya başlıyor ve sona geldiğimizi anlıyorum o günlük. Hep büyük bir heyecanla beklediğim o zil sesini duymak istemiyorum o anlık. Çünkü yan yana susuyor olsak da ikimiz de mutluyuz sevdiğimle. Elimi hala sıkı sıkı tutuyor. Uyanmak için hiçbir sebebim yok şuanda. Beni bekleyen sıkıntı ve dertlerin hiçbirisi umurumda değil.
'Yaşıyorsun değil mi?' diyor meleğim. 'Evet' diyorum. 'Evet ama bilinçsiz gibiyim sanki. Kalbim küçülmüş, ruhumun enerjisi sönmüş gibi sanki. Cebime birkaç gitar riffi doldurup gitmek istiyorum yaşadığım şehirden. Seni özlüyorum, özleyince nefes alamıyorum sanki. Gözyaşlarım boğuyor içimi gibi. Gülüyorum ama hep bir burukluk oluyor sanki. Senelerdir yüzünü görmediğim için artık görmek de istemiyorum ya; hayalini özlüyor gibiyim. Bilmiyorum bebeğim; belki de senle tattığım en büyük mutluluğun arayışı içindeyim ama bir türlü bulamıyorum.'
Gözlerinden anlıyorum söyleyeceklerini. 'Dur daha bitmedi rüyam; bırakma elimi, daha çok anlatacaklarım var sana' diyorum. Her zamanki gibi ben konuşuyorum; o gülümsüyor. Ben aşık oluyorum, o daha da çok seviyor.
Zil çalıyor.
Güneş gölgemizi bizden büyük göstermeye başlamış; demek ki akşam oluyor. Çıkıyoruz dışarı. Sol tarafıma alıyorum meleğimi, her zamanki gibi. 'Sesini duyuyorum kalbinin. Oldukça zayıf ve yorgun gibi geliyor' diyor. Diyecek birşeyim yok; kendime pek dikkat etmedim son zamanlarda. Gülümsüyorum sadece. Sağ tarafımda da öğretmenim var. Dönüyorum ona; 'Dediğin hiçbir şeyi unutmadım öğretmenim. İnsanları sevmeyi sen öğretmiştin bana. Ne kadar kötü olursa olsun her insanın aslında kardeş olduğunu sen öğrettin bana' diyorum. 'Güven konusunda hala sorunların var değil mi' diyor. Kafamı eğiyorum. 'Her zaman bu konuda haklı olduğumu düşünüyorum ama biliyorsun değil mi?' Verdiği cevap hala ikilemde olduğumun kanıtı. 'Sen sadece kendine güveniyorsun; ve bu bazen başına olmadık işler açıyor'
Sahilde yürüyoruz. Evim gözüküyor. Yolun sonuna yaklaştığımızın habercisi. Ama denizin kenarında olmak istiyorum ben hala. Sevgim ve saygımla beraber olmak istiyorum. Onları bırakıp eve gitmek istemiyorum. Martıların çığlıklarını ve dalgaları duymak bana huzur veriyor.
'Sizinle yaşadığımı hissettim ben' diyorum kendi kendime. Öğretmenimin omzumdaki eli, sevdiğimin yanağımdaki saçları kendime güvenimi geri getiriyor sanki. Ne yaparsam yapayım sevilmiştim; sonra bir gün birşeyler olmuştu ve kendimi kaybetmiştim. Ama öncelikle bu kötü düşünceleri bir kenara bırakıp anın tadını çıkarmalıydım.
Havadan sudan konuşuyorduk. Arkada bir melodi vardı sanki, herşey uyumlu gibiydi. Gülümsüyorduk, mutluyduk ve huzur doluyduk. Bembeyaz köpükleri dalga dalga kıyıya vuruyordu denizin.
Güneş iyice kırmızılaşmaya başladı ve öğretmenime dönüp 'Büyüdüğümde hiçbir şeyin o yaşta gördüğüm gibi kalmayacağını söylediğin an buydu değil mi' dedim. 'Evet aslanım, o zaman çok temiz ve saftın, daha kirlenmemişti ruhun diğer insanların kötülükleriyle' dedi. 'Ve demiştim ya hani sana, bir gün kendini mutlu hissettiğin her anı özlediğin olacak. Ama o zaman bile asla kendini salma. Çünkü sen değerlisin ve bunu biliyorsun' diye ekledi. 'Benim artık gitmem gerekiyor; senin çok sık söylediğin gibi; herkes kendi hayatını yaşıyor evlat. Ama birlikte olduklarının değerini bildikçe yaşamına renk geliyor. Sakın elindekileri yitirme. Sen büyürken sadece iyi şeyler değil; kötü şeyler de büyüyor. Sıkıntıların, dertlerin, yalnızlığın da büyüyecek. Unutmayacağını biliyorum ama bir daha hatırlatayım; dünyayı güzelleştiren insanlardır; o yüzden karşına çıkanlara her zaman yaratıcının bir parçasıymış gibi saygı ve sevgi duy. Kendine iyi bak aslanım; bir gün görüşmek üzere.''
Kafamı sevdiğimin saçlarına dayamış bir şekilde öğretmenimin gidişini izledim. Saygım beni orada sevgimle başbaşa bırakıp gitti. Ama saygımın yerine koyabileceğim birşeyi bıraktı; insanlara değer verme yetisini.
'Sona yaklaşıyoruz değil mi?' dedim karamsar bir şekilde.
Yüzümdeki umutsuzluğu tek bir bakışı ile silebilen tek varlığa bunu söylemem aptallıktı evet ama ne yapabilirdim ki. Gülümsedi ve bana sarıldı. Kulağıma 'Hayır daha seninle yapacaklarımız var' dedi.
Elimden tutup beni sahile doğru götürdü. Kumların üzerine oturduğumda kumların aslında pamuk gibi yumuşacık olduğunu hissettim. Ufuklara doğru baktığımda kesinlikle sonu yoktu. Belliydi; dünya üzerinde değildik. Ama bu cennet de olmamalıydı; çünkü içimde hala bir endişe ve karamsarlık vardı.
'Nerede olduğumuzu düşünmeyi bırak; bak benim yanımdasın işte' dedi. Saygımı yitirmiş, sevgimle bir deniz kenarında pamuksu kumlar üzerinde baş başaydım.
'Sen öğrettin bana biliyorsun değil mi' diye söze başladığımda eliyle ağzımı kapattı ve susturdu. 'Sadece anın tadını çıkar' dedi ve dudaklarını dudaklarıma yaklaştırdı. Sonrası birkaç güneşli pazar kahvaltısı gibiydi. İçindeki sıcaklığın dudaklarımla bana geçişini hissediyordum. Sanki buna hep ihtiyacım varmış gibiydi. Yaşam enerjisi böyle doluyor olmalıydı. Gözlerimi açtım ve karşımda dünyanın en güzel gülüşünü yakaladım.
'Sen de özlüyor musun ki' diye sormak geldi içimden. Ama o zaten biliyor gibiydi. Kafasını salladı sadece. 'Daha ne kadar düşeceğim peki?' dedim. 'Bilmiyorum; ama boğazını kesme fikrinin kötü olmadığına inandığın sürece düşmeye devam edeceksin' dedi. Güneş üzerimizde artık son ışıltılarını yayıyordu.
Düşünmek için fazla zamanım yoktu. Aklımda milyonlarca soruyla durdum öylece. Aslında tek bir soruydu milyonlarcasının özeti. Sadece bir 'Neden?' demeliydim. 'Neden bu kadar acıya sebep oldum?'.
'Saygının da sana söylediği gibi; sen büyürken sadece iyi şeyler değil, kötü şeyler de seninle büyüyor. Senin kaldırabileceğinden fazlası sana yükleniyor ve en sonunda isyan ediyorsun. Diğer insanlar da bunu yaşıyorlar, hep birşeylere tutunup kendilerini uyuşturmayı seçiyorlar. Sense boş veriyorsun. Aslında senin saçının, sakalının, giyiminin ve davranışlarının bu kadar baştan savma olmasının sebebi boş vermişliğin. Değer vermiyorsun çünkü. Kaybettiklerinin değil, kendi hayatının yasını tutuyorsun. Düzeleceğine inanmıyorsun. Ama hiçbir zaman umudunu da kaybetmiyorsun. Seni sona götürecek olan trenin ne zaman geleceğine asla bakmak istemiyorsun. Ne zaman düşeceğini merak ediyorsun ama kaymaktan da memnunsun. Yaşadığın acılardan zevk almaya başladın artık. Çünkü umursamıyorsun..'
Ondan sonra hayatıma giren kızların söylediklerinin toplam bir özeti gibiydi. Hiçbirini onun yerine koyamadığım, sevgimi de hak etmediklerini düşündüğüm kızların ortak fikriydi bu. Hepsini birden duymak hoştu tabi. En azından bu seferlik 'Umurumda değil' demeyecektim.
'Sen dememiş miydin bana güzel meleğim; hani senden sonra kimseyi sevemeyecektim? Aradığımı bulamayacaktım; yalnız olmasam bile yalnız hissedecektim kendimi..' dedim.
'Peki sen hiç yaşamayı bıraktın mı bebeğim? Her gece sabaha kadar uykusuz kalıp sonra günün ilk ışıklarıyla denizi koklamaya, rüzgarını hissetmeye neden gittin?' dedi.
'Bunun olacağına hiç inanmamıştım biliyor musun.' dedim. 'Siz beni bıraktıktan sonra öylesine yaşıyorum sadece; artık hiç saygı ve sevgiye sahip olamayacağımı düşünüyorum. Beni öteki tarafa mı yoksa sevdiğim yere mi bırakıp terk ettiniz; bilmiyorum. Sadece uyuştuğumu biliyorum. Eddie Vedder 'Oh, I, oh, I'm still alive' diye bağırırken hep kendi kendime aynı soruyu soruyorum. Gerçekten ben de hala hayatta mıydım?'
'Orada aslında gerçekte o zaman geçirdiğin insanların değil de rüzgarın yüzünü okşadığını biliyordun. Herşeyin farkındaydın onca zaman; hep farkında oldun. Sen hiç kendini kaybetmedin aslında. Nefes alabildiğin her yeri evin kabul ettin ve oraya sığındın. Senin o gökyüzü olmayan şehirde hala hayatta kalabilmiş olmanın sırrı da bu zaten. Senin yüzünü okşayan rüzgarı benim sana yolladığıma inanmış olmandı seni hayatta tutan. Aşık olamadın, sadece kocaman kalbini paylaştın. İçindeki sevginin büyük bir kısmını bende bırakmış olsan da hep yeniden sevebileceğine inandın. Ve ben bu sefer sana geldim; vedalaşmadan gitmiştik ya yollarımıza; bu sefer vedalaşıp bende bıraktığını sana geri vermeye hazırım.' dedi suratında kocaman bir gülümseme ile.
Aslında söyledikleri ne kadar acı da olsa o gülümsemeyi gördükçe içimde hiçbir sızı hissetmiyordum. Senelerdir zihnimin ulaşamadığım kısımlarına atmış olduğum gerçeklerdi bunlar; sadece ben biliyorum sanıyordum. Sanırım bu sefer sona gelmiştik; ama ben yine de gönülsüzdüm bu konuda.
'Hayır istemiyorum; sana verdiğim değeri, sevgiyi hiçbir zaman kirletmeden sakladın sen. Hiç karşıma gerçekten de kendimi kollarına bırakabileceğim birisi çıkmadı. Hep uzun yolculuklara çıkıyor gibi hissettim kendimi kilometrelerce yollar giderken. Aslında en uzun yolculuğum buymuş benim. Senelerdir beklemişim. Hani cehennem tasvirlerinden birisinde vardı; sırayı beklersin; sıra sana gelir ve kuyruğun en sonuna dönersin ya. İşte öyle olduğuna inanmıştım hayatımın. Hep tekrarlayan şeyler vardı. Hep aynı oyun dönüyordu sanki sahnede. Perde her kapandığında yeni birşeyler bekledim; ama olmadı.' dedim.
'Sensin ama hala 'Hayatımın daha çeyreğini yaşadım; önümde uzun yıllar var' diyen. Sevgini ve saygını kaybettiğini sanarak aslında hata ettin. Hep içinde sakladın; değer veremediğin hiç kimseye onları da sunamadın. Emin ol; bir gün karşına hepsini verebileceğin birisi çıkacak. Ve kesinlikle umudunu kaybetmeyeceğinden de şüphem yok. Sen sadece dünyanın çiçekli bahçelerinde koşmayı seviyorsun. Hiçbir şeyden habersiz kalmak sana yaşama inancı veriyor. Bırak yüklerinin hepsi düşeceği yere düşsünler. Zihnini boşalt ve hayallerine odaklan.'
'Ben en son hayal kurmayı sende bıraktım' dedim. 'Hayallerin peşinde koşmak güzel ama yıkıldıkça sadece spor yapmış oluyorum gibi geliyor' diye ekledim.
Güneş artık son parıltılarını vermek üzereydi. Deniz daha da köpürmeye başlamış; hava soğumuştu. Sarılmalıydım artık. Isınmalı ve yoluma devam etmeliydim. İkimiz de bunun farkındaydık.
'Yoluna artık öyle hissiz bir şekilde devam etmeyeceksin. Ben sana geride bıraktıklarını, zihninin derinliklerine ittiklerini geri vermek için buradayım. Söyleyecek çok şey var; benim de senin de bir sürü sorularımız var. Ama sen de biliyorsun ki hayat kısa. Emin ol bir gün karşına tüm benliğinle sarılabileceğin birisi çıkacak. Aklındaki şeytanları bir kenara at ve zihninin bulanmasına izin verme. Frusciante dinlediğini biliyorum; o melodileri yaşıyorsun sanki. Beni en son Teoman'la bıraktığın için artık hatırlamıyorsundur bile belki.'
'Frusciante yalnızlığımı anlatıyor bana; geçmişimi, pişmanlıklarımı, şimdiki anımı, hayallerimi. Her şeyimi. Teoman dinlemeyi bıraktım evet; içimdeki serseriyi çıkarıyor ortaya.' dedim. Daha çok şey söylerdim ama iyice üşümüştüm.
Kalktık ve evime doğru yürümeye başladık. 'Sona geldik değil mi?' dedim. 'Evet meleğim' dedi. 'Sen daha önce bana hiç 'meleğim' dememiştin dedim. 'Evet ama hep demek istemiştim fırsatını bulamamıştım.' dedi. Gülümsedim ve biraz daha sıkı sarıldım. Denizin sesi artık sesimizi bastırıyordu.
'Artık gün batıyor; senin zamanında ise aydınlanmak üzere; bir daha ne zaman karşılaşacağımızı bilmiyorum. Birazdan saygın gibi ben de gideceğim. Yine aynısı oldu; yalnız kaldım diye düşünme. Çünkü artık biliyorsun; bunların hepsi senin içinde. Kendine iyi bak bebeğim; umarım bir gün yeniden karşılaşmak dileği ile. Bu sefer önceden yapamadığımız o vedalaşmayı yapabileceğiz sonunda. Zihninden ve kalbinden çıkıp gidiyorum; seni çok özleyeceğim..' dedi. İlk kez gülümsemiyordu.
Bu sefer benim gülümsemem gerekiyordu. Çünkü her zaman güçlü duracak olan ben olmuştum. Bana öğrettiği onca şeyden sonra oturup ağlamak da anlamsızdı zaten.
'Bana yaşattığın tüm mutluluklar için teşekkür ederim meleğim. Senin sayende büyüdüm ben. Bunu hep saklamışımdır ama şimdi söylemenin tam sırası. Sen hayatıma giren en güzel şey oldun ve hep öyle kalacaksın. İçimde sakladığım sevginin vücut bulmuş hali senmişsin evet bunu şimdi anlıyorum. Kendine iyi bak herşeyim. Başka bir zamanda rastlaşmak üzere.' dedim. İçimdeki canavarın kükrediğini hissediyordum ama bu sefer sonun geldiğini biliyordum. Susmalıydım. Hayatımda ilk kez susmayı seçtim.
Kafamda çalan şarkı ise senelerdir aynı gibiydi. Her hatırladığımda.
Evime neredeyse gelmiştik. Kapıya yaklaştığımızda birkaç damlanın üzerime düştüğünü hissettim. Yağmur başlıyordu. Biliyordum; bu güzel meleğimin gidişinin habercisiydi. Kafasını kaldırıp son bir kez daha baktı. 'Biliyorum meleğim; hadi kanatların ıslanmadan git artık. Söylediklerinizin hiçbirisini unutmayacağım bundan sonra.' dedim o aklıma kazınan eşsiz gözlerinin içine bakarak.
Gülümsedi ve güneşin son ışıkları da üzerimizden kaybolurken pamuksu kumların üzerinde gözden kayboldu.
...
Sonra uyandım. Sonraki birkaç saniye elimi yüzüme götürdüm ve olabildiğince ayrıntılı bir şekilde zihnimde tutmaya çalıştım. Avucumda su tutmaya benzese bile hiçbir anını aklımdan çıkarmayacağımdan emindim.
Saygımın ve sevgimin beni aslında hiç terk etmediklerini, zihnimin bir kenarında hep doğru anı beklediklerini gördüm. O an geldiğinde yaşama tüm isteğimle sarılacağıma eminim. Şimdilik sadece yağmurun geçmesini beklemeliyim.
Gelecekteki Sevgiliye Bilmem Kaçıncı Mektup.
Bana güven ve sadakat konusunda sorular sorma, ufak testler yapma. Kendime bile sadık değilim neredeyse. Kafamın içerisinde her saniye farklı bir geyik dönüyor ve ben bunu kontrol edebilecek olgunluğa erişmiş sayılmam pek.
Buralar kışları soğuk oluyor bayağı. Bere ve atkını da al da gel arada bereyi isterim halı saha maçım var kafam üşür diye. Sakın ponponlu olmasın ama bak on civarı erkeğin arasında pembe ponponlu bir bere takmak istemiyorum. Sakın deri ceketime laf etme, ben kışları mont gocuk falan takılan bir adam değilim. Yakalarımı çeker, ellerimi cebime atar bütün gün kar altında yürüyebilirim. Yılın 9 ayı deri ceket giyebilme potansiyeline sahibim sanırım. Ha; üşürsen g.tümdeki donu bile sıyırıp sana giydirebilirim ve asla üşüdüğümü itiraf etmem. Sonraki 2 hafta dışarı çıkmak istemezsem de anla işte hasta olmuşumdur.
Üzeceksen hiç gelme diye bir kaide de yok tabi. Amaan, kimler üzmeye çalıştı kimler bunca zaman zaten. Pek taktığımdan değil yani. Şimdiden seni sevmeyecekmiş gibi konuşuyorum evet ama hadi şaşırt beni, sürprizlere bayılırım. Arada çiçek ve çikolata alırım sana mesela. Sen de bana bonibon al, ne bileyim ufak şeylerle mutlu olurum ben zaten ki.
Sakın bana salata tarzı ot çöp yedirmeye kalkma dışarıda. Ben sosisli ve elmalı soda için adam öldürebilecek birisi olarak kesinlikle ucuz ve özensiz yemeklere bayılırım. Senelerdir alışkanlığım herhalde; bilmiyorum neden ama seviyorum işte.
Bir de 'x burcu kızı' 'y burcu lezbiyeni' vs olma diye olaylarım da yok. Burçlarla ilgilendiğim zamanlar geride kaldı. Zamanında kızları etkiliyordu ama artık elimde daha somut şeyler var ilgilenebileceğin. 'Zamanındaki kızlar kimdi' diye de sorma bi zahmet çünkü yolda görsem yüzlerini hatırlayamam yani. Ha; engelliler haftamı kutlayabilirsin mesela. Bütün sosyal paylaşım sitelerinde en az 300 kezbandan engel yemişimdir bunca zaman çerçevesinde.
Beraber yeni şarkılar keşfedemeyeceğiz ya ona üzülüyorum. Günümüzde yeni çıkan şarkılar bildiği bok. Eskilerin de hepsini dinlemişimdir zaten. Bilmem belki de müzikten anlıyorsundur; yeni birkaç şey yazıp besteleriz falan kötü de olmaz hani.
Tek bir şehir insanı değilim ben ama. Bir parçam İstanbul'da bir parçam Karabük'te bir parçam Giresun'da kaldı. İstanbul'da kayboluyorum mesela; umursamazlığın yüzüme çarptığı tek şehir burası. Olgunlaştığım, fikirlerimin değişip geliştiği yer Karabük. Doğaya saygımdan değil ama iç huzurumu sebepsiz tavan yaptıran yer Giresun. Kendimi bulabildiğim tek yer senin yanın olsun her nerede olucaksak eğer.
Sırf bacaklarının arasında bir amı var diye yalakalanan hiçbir hatuna yüz vermedim hayatım boyunca. Belki de bu yüzden bana yavşayan hatunların işini zorlaştırdım bunca sene. Hayallerindeki erkek belki de ben olmayacağım, daha önce daha mutlu olduğun anlar olmuş olacak belki de. Ama o an yanında ben olacağım, sana sarılacağım ve bir derdin olduğunda yanında ilk ben belireceğim. Mükemmeliyetin asla durmadan sırıtmaktan geçmediğini anladığım günler cebimde 5 kuruşum yoktu benim. Çulsuzun tekiydim; yalnızdım; çevremde derdimi dinleyecek, başım sıkışınca yanıma gelecek kimsem yoktu ama iyiydim, güçlüydüm. Çünkü ihtiyacım yoktu. Mükemmeldim. Kendi kendime yetebiliyordum en azından.
Sigaraya ilk başladığında ailen görene kadar saklarsın ya hani. Ben de kendimi öyle saklıyorum şuanda. Seni görene kadar gizli gizli yaşıyorum. Lütfen seni tanımaya zorlama beni; ve beni çözmeye çalışma ben seni tamamlamaya başlamadan. Sus deyince susanlarla, git deyince gidenlerle, yalnız kalınca ağlayanlarla karıştırma bir de beni.
Çok afili sözler bekleme benden. Ben Aşık Veysel değilim ki sana atarlı atarlı 'yol var gidersen çay var içersen' diye dizeler döktüreyim. Gerçi aynısını ben söylesem apaçi dersin de neyse. Beraber oyun oynayalım mesela. Barcelona'yı sen al, ben Akhisar Belediye bile olurum. Hatta Lol öğren; sen adc ol yeter ki. Sorun yok ben suplarım seni. Ama ward almam söyleyeyim.
Saatim yok mesela. Evet kollarımda zamanı gösteren hiçbir şey yok. Bileklik takarım arada sırada. Sakın onlarla dalga geçme. Sen de al bi tane onu takayım yani. Dövmem vardı sırtımda; sildirdim aylar sonra. Güneşe çıkınca hala kıpkırmızı olup kabarıyor yeri. Başka bir kusurum yok vücudumda. Zaman kontrolü büyük adamların işi, bu yüzden hiç saat takmadım koluma. Sınavlara girdiğimde bile kolumda saat olmazdı. Bir gün öleceğini bilmek insana her anını dolu dolu yaşama isteği veriyor değil mi?
Yaşamış ol. Öğrenmiş ol. İstersen ben bunları yazdığım zamanlarda sen çatır çutur sevişiyor ol. Mutlu olmuş ol, zevk almış ol. Siktir yemiş ol. Cebinde 5 kuruşsuz geçmiş günlerin olsun. Günlerce sadece ekmek, su ve sigara ile hayatta kalmış ol. İnsanların ne kadar insafsız olabildiklerini görmüş ol. İleride zorlu bir hayatın bizi bekleyeceğinden falan değil; en azından kanaatkâr ol. Birkaç projem var bir erkek çocuğu da içermekte olan. Onlarla ilgili yardımına da ihtiyacım olacak.
Bu mektubu sana verdiğimde ilk olarak 'bu devirde mektup mu kaldı ayol' de. Kesinlikle bunu de ama. 'Ayol' yerine 'amk' dersen ağzına vururum söyleyeyim de. Küfür etme gözünü seveyim ben zaten yeterince ağzı bozuk bir insanım. Sonra içerisinde kendini aramaya çalışma. Sen geldiğin zaman olduğun gibi gelecek ve öyle sevileceksin. Bunu sana gösterdiğime pişman etme beni.
Gelince kaybol benimle, ki beni yeniden bulalım bu sonsuz boşluğumda.
İyi ki şimdiden hayatımdasın.
Bu albüm hala kapağı açılmamış bir şekilde duruyor çekmecemde. Oturup beraber dinleriz, sonra sana hediye ederim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)