Merak etmeyin yine her zamanki gibi burada yazılacak olayın başlıkla alakası yok. Bir de uzun süredir blogda görsel kullanmadığımı fark ettim; o işe de bir el atayım. Evet görselimiz bu olacak;
Eveet. Şimdi gelelim mevzuya. Aslında mevzu da yok ya. Yakınmam gereken birkaç özlemim var sadece. Malum; ben sosyal medyada milletin gözüne sokarcasına paylaşmadıkça burayı okuyan da yok ya zaten; rahatım. Hazır kuyuyu bulmuşken midasçılık oynamak da hoşuma gidiyor yani.
Ya hata bende diyorum. Harbiden bendeydi diyorum. Her gece şu siktiğim yastığına kafamı koyunca diyorum bunu. Ben hatalıydım. Ama sorun o değil ki. Hatam 7 büyük günahtan birisiymiş gibi cezalandırılmak hoşuma gitmiyor sadece.
Son 4-5 senedir nasıl dibe batıyorum; nasıl boğuluyorum belli değil. Hani hayatında yolunda giden şeyler için şükreder geçersin ve herşey yolunda gitmeye devam eder ya; sadece bugün de nefes alabildim diyebilmek artık benim tek şükür edebilme sebebim oldu gibi. Ne bileyim; azılı bir ateist olma fikri hala aklımın ucundan bile geçmiyor; sığınacak daha büyük bir koruyucu güç inancı her zaman insanları mutlu ediyor.
Kendisini güvende hisseden insan huzurludur. Ve hiçbir zaman kendimi birisinin kollarında güvende hissedemedim açıkçası. Çünkü suya düştüğümden değil, çıkamadığımdan dolayı boğuluyorum. Hiçbir şekilde yaptığım hiçbir işten zevk almıyorum, uyuşuk hissediyorum, bir çıkış yolu göremiyorum. Aslına bakarsak şunları bile yazasım gelmiyor. Ama oturup birşeyleri dökmem gerekiyor yoksa içimde biriktire biriktire zehirleneceğimden korkuyorum. Şarkılar ruh halimi değiştiremiyor, yeni doğan günlerin bir tanesi bile farklı birşey getirmiyor.
Neden aralar seneden geçtikten sonra, hiç haber alamadığım birisinden 'sana ihtiyacım var' mesajı falan almıyorum. Ya da neden hep hayatıma yeni birisi girdiğinde bir köşede kabuk tutmuş yarası oluyor? Ve en güzeli; neden ben görmezlikten gelmek yerine o kabukla oynamaya çalışıyorum.. Neden birbirimizin geçmişini merak ediyoruz; neden anı yaşama konusunda takılıp yarınki doğacak güneşin parıltılarını unutuyoruz?
Neden ilk okuldaki o gözlüklü şişko kızlar şimdi taş gibi oldu?
Neden ileride çok can yakıcak olan ben can yakan olamadım da bütün gün çamurun, b.kun içinde oynayan kara kuru sıska piçler oldu?
Neden ben de normal insanlar gibi uyurken normal şeyler yerine fantastik bilim kurgu filmlerini aratmayacak şeyler görüyorum?
Neden hala seneler geçmesine rağmen Rhcp dinlerken kendimden geçiyorum?
Neden atın boynuzuna konmuş kelebeğe benzeyen kızlar kendilerini hala bir bok zannetmeye devam ediyorlar?
Neden bir zamanlar deli gibi istediğim şeyler artık ilgimi bile çekmiyor?
Neden hep kafam dağınık?
Neden her geçen gün 'yalnızlığa' diyerek aslında kendime daha çok hayran oluyorum?
Neden takım savaşında içimden hep tanka odaklanmak geçiyor?
Ya amına koyayım. Tam bunalıma girecem aklıma komik birşey geliyor; karşıma değişik şeyler çıkıyor. Sonra siktir et deyip yine beklemeye başlıyorum. Güzel olanı hak etmek için hiç kötülük yapmamış olmak gerekmez değil mi? Yoksa 'Her azizin bir geçmişi, her günahkarın bir geleceği vardır' tezimde haksız mı çıkacağım?
Göreceğiz. Şimdilik yak bir sigara ve bu güzelliği seyret birkaç dakika boyunca.
'Yuh ya binaya baksana kaç katlı öyle' dedim. Beni sanırım 9. kata vermişlerdi. Yani yaşayacağım ev orasıydı. Burası çok güneşli bir yer. Ve okul evimin penceresinden görünüyor. Alt tarafında bir sahil var. Okul sahilin kenarında. Zamanından tam emin değilim ama ilkbaharın başları olmalı. Sabahın köründe okula gitmek için hazırlanıyorum. Bütün yol boyunca denize baka baka gidiyorum. Tabi sigara kullanmıyorum o zamanlar; daha kötü fikirler dönmeye başlamamış aklımda. Yoksa şimdiki aklımla 'boşversene okulu' diye gidip 2 bira alır o sahilde demlenirdim sabahın körü olmasına rağmen.
Töreni kaçırmışım. Hay Allah; her zamanki alışkanlığım. Müdürün odasında biraz fırça yiyeceğim belli. Ama ben ukala gülüşümü hiçbir zaman bırakmamayı seçmişim ki müdürün odasından da gülümseyerek çıkıyorum. Adamı içeride nasıl sinir ettiysem artık; keyfim gayet de yerinde. Koridorlar upuzun ve çok geniş. Çok büyük bir bina olmalı; 3 tane blok var birbiriyle bağlantısı olan. Yanımda tanımadığım birisi var. Beraber yürüyoruz. Birşeyler paylaşıyoruz onunla. Yemeğimizi, hoşgörümüzü, sevgimizi ve gülüşlerimizi. Sonra ayrılıyoruz; o kendi sınıfına gidiyor. Ama benim canım biraz daha serserilik yapmak istiyor. Gidip birinci sınıfların katında bir sınıfa giriyorum. Tertemiz yüzler; daha sayıları öğrenmekteler. Öğretmenlerine selam verip geçip tam karşısındaki sıraya oturuyorum. Orta yaşlarda bir erkek; hani şu filmlerde falan bahsedilen ama gerçek hayatta kimsede görmediğim 'öğretmenlik aşkı' denen şeyden bayağı var. Kendini öğretmenliğe adamış; hala bekar olduğunu söylüyor. İçindeki çocuk sevgisi eksikliğini burada tatmin ettiğinden falan bahsediyor. Sonra ileride işlerin kötü gittiğini söylediğimde biraz duraksadıktan sonra 'evet' diyor ve devam ediyor, 'bunları böyle her gün kurbanlık gibi yetiştirdiğimi düşündükçe üzülüyorum. Aralarında öylesine yetenekliler var ki; ama aileleri mühendis ya da doktor olmasını istiyor. Anlayacağın; geleceğin sanatçı ruhlarını öldürüyoruz burada.' diyor.
İçim daha fazla elvermiyor bu geleceğin parlak ışıklarının çarpım tablosu ile sönmelerine. Kalkıp çıkıyorum sınıftan. Geride bıraktığım öğrenim hayatımı düşününce elimde hiçbir faydalı şeyin olmadığı gerçeği çarpıyor yüzüme. Bakkalın beni kazıklamaması için toplama çıkarma öğrenmiştim annemin söylediğine göre. O zamanlar inanıyorsun tabi; çocuk halinin tek mutluluk kaynağı ufacık bir şeker ya da çikolata.
Yukarı, aşağı. Katları bitmek bilmiyor okulun. Koridorlarında artık tanımaya başladığım insanlarla karşılaşıyorum yavaş yavaş. Sadece selam verip geçiyorum; muhabbet etmek bile yok. İleride isimlerini ve yüzlerini hatırlayamayacağım aşikar. Çok yakın gelmiyorlar zaten bana. Birkaç öğretmen dolanıyor koridorlarda. Kontrol manyağı olmamalarına rağmen çocukların koyun gibi tepkisiz ve bilinçsiz bir şekilde büyümelerinin en büyük savunucuları. Keyifleri yerinde olmalı çünkü para kazanmak için insan eğitiyorlar; kimse işini zorlaştırmak istemez değil mi? Hayallerine gidecek yolun okuldan geçmediği bilincinden olan çocuklar bir köşede oturup o yılların bitmesini bekliyorlar.
Sonra daha büyük sınıflara ait olduğunu zannettiğim bir kata dönüyorum. Artık yüzler daha belirgin. Gülümsüyorum bu sefer selam verirken. İnsanları tanıdığım zamanlara rast gelmiş olmalı bu dönemlerim. İyi yada kötü; yargılamadan sevdiğim dönemleri atlatmış durumdayım. Ama içimde hala bir karşılıksız güvenme isteği..
Daha sınıfın kapısına geldiğimde belli; burası benim büyüdüğüm yer. Kapıda biraz oyalanıyorum; her geçene selam vermesem de durup birazcık muhabbet ediyoruz tanıdıklarla. Sonra hoca geliyor; yöneliyoruz içeri. Hoca dediğime göre anladınız; artık öğretmen değil yani. Lisedeyiz.
Ama hoca mı desem öğretmen mi desem bilemiyorum. Çünkü bana bir harf öğretene saygımı en son onda bıraktığım bir orta okul öğretmenim. Nasıl oldu bilmiyorum ama ondan sonraki öğretmenlerimin hiçbirisine karşı en ufak bir duygu parıltısı bile hissedemedim. Öğretim ve eğitim hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Çünkü içeride sanat filmi başlıyor. Ve sanatın hiçbir zaman eğitim öğretim yolundan geçmediğini biliyorum.
Güneş parlıyor burada demiştim ya; bir anlığına perdeden gelen güneşin sönük kaldığına şahit oluyorum. Kaç sene geçtiğini hatırlamıyor olsam da onu gördüğümde kalbim yine ısınıyor. Kafası eğik, birşeylerle uğraşıyor. Kafasını kaldırmasını deli gibi istiyorum ama ne göreceğimi de biliyorum zaten. Gözlerini hiç kafamdan çıkarmamıştım. Anime karakterleri gibi kocaman, yeşile dönük ela. İçimde bayramlıklarıyla yatan bir çocuğun heyecanı var. Ama gel gör ki film buradan sonra kopuyor.
Yanına gidip 'Naber Fıstık?' diyerek yanağından bir makas alıyorum. Bakışları şaşkın ama yabancı bir şaşkınlık değil bu. Gözlerinde beni gördüğünde her zaman oluşan parlaklık var. Gülümsüyorum. Ama senelerdir böyle gülümsediğimi de hatırlamıyorum. Sadece ukala bir gülüş atıyor ve pek ciddiye almıyordum normalde. Ama bu sefer içimden bir sıcak hava dalgası fırlayıp yanaklarıma yayılıyor. 'Nasılsın canım' diyor bana şaşkınlıkla kocaman açılan gözlerini bir kenara bırakıp gülümsemesini yüzüne yerleştirerek.
Tabi bu kısımda dışarıdan bir köpek havlaması geliyor ve rüyanın bu aralığı piç oluyor ama uykuda tutmam lazım kendimi. Tam uyanmamaya çalışıyorum; gözlerimi açarsam tüm herşey silinecek ve çoğunu hatırlamayacağım bile. Bedenimi yataktan kaldıramıyorum; belli ki ruhumun tüm hepsi daha geri gelmemiş, dışarıda bana güzel şeyler göstermeye niyetli bu gece. En azından hava güneşliydi; bu sefer fırtına ve karanlık yok. Ben de bu rüyanın sonunu getirmeye niyetliyim oldukça. Yastığıma biraz daha sarılıyorum her yalnız insan gibi.
Yan yana oturuyoruz. Karşımda da orta okuldaki o hocam. Geçmişime dair en çok sevdiğim insanla en çok saygı duyduğum insan var ve ben hala bunun rüya olduğu bilincindeyim. 'Kaybolmam lazım' diyorum meleğime. 'Uykunun beni alıp götürmesi gerekiyor ki; gerçek olduğuna kanmam gerekiyor' diyorum. 'Hadi elimi tut ve götür beni dünyanın boş vermişliğinden.'
Hayatım boyunca hiçbir zaman ingilizce çalışmamış olmama rağmen şu anda bile mukavemeti ingilizce dinleyip anlamamı sağlayan budur herhalde. Severek dinliyorum, gülümsüyorum. Etrafımda hep tanıdık yüzler var. Arkama dönüyorum, etrafıma bakıyorum. Hepsine gülümsüyorum ayrı ayrı. Sınıfta bir mutluluk var. Geçmişimden belirli bir kesit değil çünkü bu. İçimdeki tüm güzel anıları bir araya toplamışım sanki. Şakalaşıyoruz, durmadan kahkahalar atıyoruz sınıfın içerisinde. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum bile. Güneş en parlak ışıklarını yöneltmeyi yavaş yavaş bırakmaya başlıyor ve sona geldiğimizi anlıyorum o günlük. Hep büyük bir heyecanla beklediğim o zil sesini duymak istemiyorum o anlık. Çünkü yan yana susuyor olsak da ikimiz de mutluyuz sevdiğimle. Elimi hala sıkı sıkı tutuyor. Uyanmak için hiçbir sebebim yok şuanda. Beni bekleyen sıkıntı ve dertlerin hiçbirisi umurumda değil.
'Yaşıyorsun değil mi?' diyor meleğim. 'Evet' diyorum. 'Evet ama bilinçsiz gibiyim sanki. Kalbim küçülmüş, ruhumun enerjisi sönmüş gibi sanki. Cebime birkaç gitar riffi doldurup gitmek istiyorum yaşadığım şehirden. Seni özlüyorum, özleyince nefes alamıyorum sanki. Gözyaşlarım boğuyor içimi gibi. Gülüyorum ama hep bir burukluk oluyor sanki. Senelerdir yüzünü görmediğim için artık görmek de istemiyorum ya; hayalini özlüyor gibiyim. Bilmiyorum bebeğim; belki de senle tattığım en büyük mutluluğun arayışı içindeyim ama bir türlü bulamıyorum.'
Gözlerinden anlıyorum söyleyeceklerini. 'Dur daha bitmedi rüyam; bırakma elimi, daha çok anlatacaklarım var sana' diyorum. Her zamanki gibi ben konuşuyorum; o gülümsüyor. Ben aşık oluyorum, o daha da çok seviyor.
Zil çalıyor.
Güneş gölgemizi bizden büyük göstermeye başlamış; demek ki akşam oluyor. Çıkıyoruz dışarı. Sol tarafıma alıyorum meleğimi, her zamanki gibi. 'Sesini duyuyorum kalbinin. Oldukça zayıf ve yorgun gibi geliyor' diyor. Diyecek birşeyim yok; kendime pek dikkat etmedim son zamanlarda. Gülümsüyorum sadece. Sağ tarafımda da öğretmenim var. Dönüyorum ona; 'Dediğin hiçbir şeyi unutmadım öğretmenim. İnsanları sevmeyi sen öğretmiştin bana. Ne kadar kötü olursa olsun her insanın aslında kardeş olduğunu sen öğrettin bana' diyorum. 'Güven konusunda hala sorunların var değil mi' diyor. Kafamı eğiyorum. 'Her zaman bu konuda haklı olduğumu düşünüyorum ama biliyorsun değil mi?' Verdiği cevap hala ikilemde olduğumun kanıtı. 'Sen sadece kendine güveniyorsun; ve bu bazen başına olmadık işler açıyor'
Sahilde yürüyoruz. Evim gözüküyor. Yolun sonuna yaklaştığımızın habercisi. Ama denizin kenarında olmak istiyorum ben hala. Sevgim ve saygımla beraber olmak istiyorum. Onları bırakıp eve gitmek istemiyorum. Martıların çığlıklarını ve dalgaları duymak bana huzur veriyor.
'Sizinle yaşadığımı hissettim ben' diyorum kendi kendime. Öğretmenimin omzumdaki eli, sevdiğimin yanağımdaki saçları kendime güvenimi geri getiriyor sanki. Ne yaparsam yapayım sevilmiştim; sonra bir gün birşeyler olmuştu ve kendimi kaybetmiştim. Ama öncelikle bu kötü düşünceleri bir kenara bırakıp anın tadını çıkarmalıydım.
Havadan sudan konuşuyorduk. Arkada bir melodi vardı sanki, herşey uyumlu gibiydi. Gülümsüyorduk, mutluyduk ve huzur doluyduk. Bembeyaz köpükleri dalga dalga kıyıya vuruyordu denizin.
Güneş iyice kırmızılaşmaya başladı ve öğretmenime dönüp 'Büyüdüğümde hiçbir şeyin o yaşta gördüğüm gibi kalmayacağını söylediğin an buydu değil mi' dedim. 'Evet aslanım, o zaman çok temiz ve saftın, daha kirlenmemişti ruhun diğer insanların kötülükleriyle' dedi. 'Ve demiştim ya hani sana, bir gün kendini mutlu hissettiğin her anı özlediğin olacak. Ama o zaman bile asla kendini salma. Çünkü sen değerlisin ve bunu biliyorsun' diye ekledi. 'Benim artık gitmem gerekiyor; senin çok sık söylediğin gibi; herkes kendi hayatını yaşıyor evlat. Ama birlikte olduklarının değerini bildikçe yaşamına renk geliyor. Sakın elindekileri yitirme. Sen büyürken sadece iyi şeyler değil; kötü şeyler de büyüyor. Sıkıntıların, dertlerin, yalnızlığın da büyüyecek. Unutmayacağını biliyorum ama bir daha hatırlatayım; dünyayı güzelleştiren insanlardır; o yüzden karşına çıkanlara her zaman yaratıcının bir parçasıymış gibi saygı ve sevgi duy. Kendine iyi bak aslanım; bir gün görüşmek üzere.''
Kafamı sevdiğimin saçlarına dayamış bir şekilde öğretmenimin gidişini izledim. Saygım beni orada sevgimle başbaşa bırakıp gitti. Ama saygımın yerine koyabileceğim birşeyi bıraktı; insanlara değer verme yetisini.
'Sona yaklaşıyoruz değil mi?' dedim karamsar bir şekilde.
Yüzümdeki umutsuzluğu tek bir bakışı ile silebilen tek varlığa bunu söylemem aptallıktı evet ama ne yapabilirdim ki. Gülümsedi ve bana sarıldı. Kulağıma 'Hayır daha seninle yapacaklarımız var' dedi.
Elimden tutup beni sahile doğru götürdü. Kumların üzerine oturduğumda kumların aslında pamuk gibi yumuşacık olduğunu hissettim. Ufuklara doğru baktığımda kesinlikle sonu yoktu. Belliydi; dünya üzerinde değildik. Ama bu cennet de olmamalıydı; çünkü içimde hala bir endişe ve karamsarlık vardı.
'Nerede olduğumuzu düşünmeyi bırak; bak benim yanımdasın işte' dedi. Saygımı yitirmiş, sevgimle bir deniz kenarında pamuksu kumlar üzerinde baş başaydım.
'Sen öğrettin bana biliyorsun değil mi' diye söze başladığımda eliyle ağzımı kapattı ve susturdu. 'Sadece anın tadını çıkar' dedi ve dudaklarını dudaklarıma yaklaştırdı. Sonrası birkaç güneşli pazar kahvaltısı gibiydi. İçindeki sıcaklığın dudaklarımla bana geçişini hissediyordum. Sanki buna hep ihtiyacım varmış gibiydi. Yaşam enerjisi böyle doluyor olmalıydı. Gözlerimi açtım ve karşımda dünyanın en güzel gülüşünü yakaladım.
'Sen de özlüyor musun ki' diye sormak geldi içimden. Ama o zaten biliyor gibiydi. Kafasını salladı sadece. 'Daha ne kadar düşeceğim peki?' dedim. 'Bilmiyorum; ama boğazını kesme fikrinin kötü olmadığına inandığın sürece düşmeye devam edeceksin' dedi. Güneş üzerimizde artık son ışıltılarını yayıyordu.
Düşünmek için fazla zamanım yoktu. Aklımda milyonlarca soruyla durdum öylece. Aslında tek bir soruydu milyonlarcasının özeti. Sadece bir 'Neden?' demeliydim. 'Neden bu kadar acıya sebep oldum?'.
'Saygının da sana söylediği gibi; sen büyürken sadece iyi şeyler değil, kötü şeyler de seninle büyüyor. Senin kaldırabileceğinden fazlası sana yükleniyor ve en sonunda isyan ediyorsun. Diğer insanlar da bunu yaşıyorlar, hep birşeylere tutunup kendilerini uyuşturmayı seçiyorlar. Sense boş veriyorsun. Aslında senin saçının, sakalının, giyiminin ve davranışlarının bu kadar baştan savma olmasının sebebi boş vermişliğin. Değer vermiyorsun çünkü. Kaybettiklerinin değil, kendi hayatının yasını tutuyorsun. Düzeleceğine inanmıyorsun. Ama hiçbir zaman umudunu da kaybetmiyorsun. Seni sona götürecek olan trenin ne zaman geleceğine asla bakmak istemiyorsun. Ne zaman düşeceğini merak ediyorsun ama kaymaktan da memnunsun. Yaşadığın acılardan zevk almaya başladın artık. Çünkü umursamıyorsun..'
Ondan sonra hayatıma giren kızların söylediklerinin toplam bir özeti gibiydi. Hiçbirini onun yerine koyamadığım, sevgimi de hak etmediklerini düşündüğüm kızların ortak fikriydi bu. Hepsini birden duymak hoştu tabi. En azından bu seferlik 'Umurumda değil' demeyecektim.
'Sen dememiş miydin bana güzel meleğim; hani senden sonra kimseyi sevemeyecektim? Aradığımı bulamayacaktım; yalnız olmasam bile yalnız hissedecektim kendimi..' dedim.
'Peki sen hiç yaşamayı bıraktın mı bebeğim? Her gece sabaha kadar uykusuz kalıp sonra günün ilk ışıklarıyla denizi koklamaya, rüzgarını hissetmeye neden gittin?' dedi.
'Bunun olacağına hiç inanmamıştım biliyor musun.' dedim. 'Siz beni bıraktıktan sonra öylesine yaşıyorum sadece; artık hiç saygı ve sevgiye sahip olamayacağımı düşünüyorum. Beni öteki tarafa mı yoksa sevdiğim yere mi bırakıp terk ettiniz; bilmiyorum. Sadece uyuştuğumu biliyorum. Eddie Vedder 'Oh, I, oh, I'm still alive' diye bağırırken hep kendi kendime aynı soruyu soruyorum. Gerçekten ben de hala hayatta mıydım?'
'Orada aslında gerçekte o zaman geçirdiğin insanların değil de rüzgarın yüzünü okşadığını biliyordun. Herşeyin farkındaydın onca zaman; hep farkında oldun. Sen hiç kendini kaybetmedin aslında. Nefes alabildiğin her yeri evin kabul ettin ve oraya sığındın. Senin o gökyüzü olmayan şehirde hala hayatta kalabilmiş olmanın sırrı da bu zaten. Senin yüzünü okşayan rüzgarı benim sana yolladığıma inanmış olmandı seni hayatta tutan. Aşık olamadın, sadece kocaman kalbini paylaştın. İçindeki sevginin büyük bir kısmını bende bırakmış olsan da hep yeniden sevebileceğine inandın. Ve ben bu sefer sana geldim; vedalaşmadan gitmiştik ya yollarımıza; bu sefer vedalaşıp bende bıraktığını sana geri vermeye hazırım.' dedi suratında kocaman bir gülümseme ile.
Aslında söyledikleri ne kadar acı da olsa o gülümsemeyi gördükçe içimde hiçbir sızı hissetmiyordum. Senelerdir zihnimin ulaşamadığım kısımlarına atmış olduğum gerçeklerdi bunlar; sadece ben biliyorum sanıyordum. Sanırım bu sefer sona gelmiştik; ama ben yine de gönülsüzdüm bu konuda.
'Hayır istemiyorum; sana verdiğim değeri, sevgiyi hiçbir zaman kirletmeden sakladın sen. Hiç karşıma gerçekten de kendimi kollarına bırakabileceğim birisi çıkmadı. Hep uzun yolculuklara çıkıyor gibi hissettim kendimi kilometrelerce yollar giderken. Aslında en uzun yolculuğum buymuş benim. Senelerdir beklemişim. Hani cehennem tasvirlerinden birisinde vardı; sırayı beklersin; sıra sana gelir ve kuyruğun en sonuna dönersin ya. İşte öyle olduğuna inanmıştım hayatımın. Hep tekrarlayan şeyler vardı. Hep aynı oyun dönüyordu sanki sahnede. Perde her kapandığında yeni birşeyler bekledim; ama olmadı.' dedim.
'Sensin ama hala 'Hayatımın daha çeyreğini yaşadım; önümde uzun yıllar var' diyen. Sevgini ve saygını kaybettiğini sanarak aslında hata ettin. Hep içinde sakladın; değer veremediğin hiç kimseye onları da sunamadın. Emin ol; bir gün karşına hepsini verebileceğin birisi çıkacak. Ve kesinlikle umudunu kaybetmeyeceğinden de şüphem yok. Sen sadece dünyanın çiçekli bahçelerinde koşmayı seviyorsun. Hiçbir şeyden habersiz kalmak sana yaşama inancı veriyor. Bırak yüklerinin hepsi düşeceği yere düşsünler. Zihnini boşalt ve hayallerine odaklan.'
'Ben en son hayal kurmayı sende bıraktım' dedim. 'Hayallerin peşinde koşmak güzel ama yıkıldıkça sadece spor yapmış oluyorum gibi geliyor' diye ekledim.
Güneş artık son parıltılarını vermek üzereydi. Deniz daha da köpürmeye başlamış; hava soğumuştu. Sarılmalıydım artık. Isınmalı ve yoluma devam etmeliydim. İkimiz de bunun farkındaydık.
'Yoluna artık öyle hissiz bir şekilde devam etmeyeceksin. Ben sana geride bıraktıklarını, zihninin derinliklerine ittiklerini geri vermek için buradayım. Söyleyecek çok şey var; benim de senin de bir sürü sorularımız var. Ama sen de biliyorsun ki hayat kısa. Emin ol bir gün karşına tüm benliğinle sarılabileceğin birisi çıkacak. Aklındaki şeytanları bir kenara at ve zihninin bulanmasına izin verme. Frusciante dinlediğini biliyorum; o melodileri yaşıyorsun sanki. Beni en son Teoman'la bıraktığın için artık hatırlamıyorsundur bile belki.'
'Frusciante yalnızlığımı anlatıyor bana; geçmişimi, pişmanlıklarımı, şimdiki anımı, hayallerimi. Her şeyimi. Teoman dinlemeyi bıraktım evet; içimdeki serseriyi çıkarıyor ortaya.' dedim. Daha çok şey söylerdim ama iyice üşümüştüm.
Kalktık ve evime doğru yürümeye başladık. 'Sona geldik değil mi?' dedim. 'Evet meleğim' dedi. 'Sen daha önce bana hiç 'meleğim' dememiştin dedim. 'Evet ama hep demek istemiştim fırsatını bulamamıştım.' dedi. Gülümsedim ve biraz daha sıkı sarıldım. Denizin sesi artık sesimizi bastırıyordu.
'Artık gün batıyor; senin zamanında ise aydınlanmak üzere; bir daha ne zaman karşılaşacağımızı bilmiyorum. Birazdan saygın gibi ben de gideceğim. Yine aynısı oldu; yalnız kaldım diye düşünme. Çünkü artık biliyorsun; bunların hepsi senin içinde. Kendine iyi bak bebeğim; umarım bir gün yeniden karşılaşmak dileği ile. Bu sefer önceden yapamadığımız o vedalaşmayı yapabileceğiz sonunda. Zihninden ve kalbinden çıkıp gidiyorum; seni çok özleyeceğim..' dedi. İlk kez gülümsemiyordu.
Bu sefer benim gülümsemem gerekiyordu. Çünkü her zaman güçlü duracak olan ben olmuştum. Bana öğrettiği onca şeyden sonra oturup ağlamak da anlamsızdı zaten.
'Bana yaşattığın tüm mutluluklar için teşekkür ederim meleğim. Senin sayende büyüdüm ben. Bunu hep saklamışımdır ama şimdi söylemenin tam sırası. Sen hayatıma giren en güzel şey oldun ve hep öyle kalacaksın. İçimde sakladığım sevginin vücut bulmuş hali senmişsin evet bunu şimdi anlıyorum. Kendine iyi bak herşeyim. Başka bir zamanda rastlaşmak üzere.' dedim. İçimdeki canavarın kükrediğini hissediyordum ama bu sefer sonun geldiğini biliyordum. Susmalıydım. Hayatımda ilk kez susmayı seçtim.
Kafamda çalan şarkı ise senelerdir aynı gibiydi. Her hatırladığımda.
Evime neredeyse gelmiştik. Kapıya yaklaştığımızda birkaç damlanın üzerime düştüğünü hissettim. Yağmur başlıyordu. Biliyordum; bu güzel meleğimin gidişinin habercisiydi. Kafasını kaldırıp son bir kez daha baktı. 'Biliyorum meleğim; hadi kanatların ıslanmadan git artık. Söylediklerinizin hiçbirisini unutmayacağım bundan sonra.' dedim o aklıma kazınan eşsiz gözlerinin içine bakarak. Gülümsedi ve güneşin son ışıkları da üzerimizden kaybolurken pamuksu kumların üzerinde gözden kayboldu.
...
Sonra uyandım. Sonraki birkaç saniye elimi yüzüme götürdüm ve olabildiğince ayrıntılı bir şekilde zihnimde tutmaya çalıştım. Avucumda su tutmaya benzese bile hiçbir anını aklımdan çıkarmayacağımdan emindim.
Saygımın ve sevgimin beni aslında hiç terk etmediklerini, zihnimin bir kenarında hep doğru anı beklediklerini gördüm. O an geldiğinde yaşama tüm isteğimle sarılacağıma eminim. Şimdilik sadece yağmurun geçmesini beklemeliyim.
Korkma beni ilk gördüğünde yabani bir hayvan gibi davranırsam. Mizacım bu napayım. Yeni birisiyle tanışınca oldukça geride tutuyorum kendimi istemeden. Güvensizlik falan sanma, güvenme konusunda gel-gitlerim olmadı hiç. Çünkü kimseye güvenmedim hayatım boyunca. Bunu birisinden de öğrenmedim aslında. Dediğim gibi, mizaç meselesi.
Bana güven ve sadakat konusunda sorular sorma, ufak testler yapma. Kendime bile sadık değilim neredeyse. Kafamın içerisinde her saniye farklı bir geyik dönüyor ve ben bunu kontrol edebilecek olgunluğa erişmiş sayılmam pek.
Buralar kışları soğuk oluyor bayağı. Bere ve atkını da al da gel arada bereyi isterim halı saha maçım var kafam üşür diye. Sakın ponponlu olmasın ama bak on civarı erkeğin arasında pembe ponponlu bir bere takmak istemiyorum. Sakın deri ceketime laf etme, ben kışları mont gocuk falan takılan bir adam değilim. Yakalarımı çeker, ellerimi cebime atar bütün gün kar altında yürüyebilirim. Yılın 9 ayı deri ceket giyebilme potansiyeline sahibim sanırım. Ha; üşürsen g.tümdeki donu bile sıyırıp sana giydirebilirim ve asla üşüdüğümü itiraf etmem. Sonraki 2 hafta dışarı çıkmak istemezsem de anla işte hasta olmuşumdur.
Üzeceksen hiç gelme diye bir kaide de yok tabi. Amaan, kimler üzmeye çalıştı kimler bunca zaman zaten. Pek taktığımdan değil yani. Şimdiden seni sevmeyecekmiş gibi konuşuyorum evet ama hadi şaşırt beni, sürprizlere bayılırım. Arada çiçek ve çikolata alırım sana mesela. Sen de bana bonibon al, ne bileyim ufak şeylerle mutlu olurum ben zaten ki.
Sakın bana salata tarzı ot çöp yedirmeye kalkma dışarıda. Ben sosisli ve elmalı soda için adam öldürebilecek birisi olarak kesinlikle ucuz ve özensiz yemeklere bayılırım. Senelerdir alışkanlığım herhalde; bilmiyorum neden ama seviyorum işte.
Bir de 'x burcu kızı' 'y burcu lezbiyeni' vs olma diye olaylarım da yok. Burçlarla ilgilendiğim zamanlar geride kaldı. Zamanında kızları etkiliyordu ama artık elimde daha somut şeyler var ilgilenebileceğin. 'Zamanındaki kızlar kimdi' diye de sorma bi zahmet çünkü yolda görsem yüzlerini hatırlayamam yani. Ha; engelliler haftamı kutlayabilirsin mesela. Bütün sosyal paylaşım sitelerinde en az 300 kezbandan engel yemişimdir bunca zaman çerçevesinde.
Beraber yeni şarkılar keşfedemeyeceğiz ya ona üzülüyorum. Günümüzde yeni çıkan şarkılar bildiği bok. Eskilerin de hepsini dinlemişimdir zaten. Bilmem belki de müzikten anlıyorsundur; yeni birkaç şey yazıp besteleriz falan kötü de olmaz hani.
Tek bir şehir insanı değilim ben ama. Bir parçam İstanbul'da bir parçam Karabük'te bir parçam Giresun'da kaldı. İstanbul'da kayboluyorum mesela; umursamazlığın yüzüme çarptığı tek şehir burası. Olgunlaştığım, fikirlerimin değişip geliştiği yer Karabük. Doğaya saygımdan değil ama iç huzurumu sebepsiz tavan yaptıran yer Giresun. Kendimi bulabildiğim tek yer senin yanın olsun her nerede olucaksak eğer.
Sırf bacaklarının arasında bir amı var diye yalakalanan hiçbir hatuna yüz vermedim hayatım boyunca. Belki de bu yüzden bana yavşayan hatunların işini zorlaştırdım bunca sene. Hayallerindeki erkek belki de ben olmayacağım, daha önce daha mutlu olduğun anlar olmuş olacak belki de. Ama o an yanında ben olacağım, sana sarılacağım ve bir derdin olduğunda yanında ilk ben belireceğim. Mükemmeliyetin asla durmadan sırıtmaktan geçmediğini anladığım günler cebimde 5 kuruşum yoktu benim. Çulsuzun tekiydim; yalnızdım; çevremde derdimi dinleyecek, başım sıkışınca yanıma gelecek kimsem yoktu ama iyiydim, güçlüydüm. Çünkü ihtiyacım yoktu. Mükemmeldim. Kendi kendime yetebiliyordum en azından.
Sigaraya ilk başladığında ailen görene kadar saklarsın ya hani. Ben de kendimi öyle saklıyorum şuanda. Seni görene kadar gizli gizli yaşıyorum. Lütfen seni tanımaya zorlama beni; ve beni çözmeye çalışma ben seni tamamlamaya başlamadan. Sus deyince susanlarla, git deyince gidenlerle, yalnız kalınca ağlayanlarla karıştırma bir de beni.
Çok afili sözler bekleme benden. Ben Aşık Veysel değilim ki sana atarlı atarlı 'yol var gidersen çay var içersen' diye dizeler döktüreyim. Gerçi aynısını ben söylesem apaçi dersin de neyse. Beraber oyun oynayalım mesela. Barcelona'yı sen al, ben Akhisar Belediye bile olurum. Hatta Lol öğren; sen adc ol yeter ki. Sorun yok ben suplarım seni. Ama ward almam söyleyeyim.
Saatim yok mesela. Evet kollarımda zamanı gösteren hiçbir şey yok. Bileklik takarım arada sırada. Sakın onlarla dalga geçme. Sen de al bi tane onu takayım yani. Dövmem vardı sırtımda; sildirdim aylar sonra. Güneşe çıkınca hala kıpkırmızı olup kabarıyor yeri. Başka bir kusurum yok vücudumda. Zaman kontrolü büyük adamların işi, bu yüzden hiç saat takmadım koluma. Sınavlara girdiğimde bile kolumda saat olmazdı. Bir gün öleceğini bilmek insana her anını dolu dolu yaşama isteği veriyor değil mi?
Yaşamış ol. Öğrenmiş ol. İstersen ben bunları yazdığım zamanlarda sen çatır çutur sevişiyor ol. Mutlu olmuş ol, zevk almış ol. Siktir yemiş ol. Cebinde 5 kuruşsuz geçmiş günlerin olsun. Günlerce sadece ekmek, su ve sigara ile hayatta kalmış ol. İnsanların ne kadar insafsız olabildiklerini görmüş ol. İleride zorlu bir hayatın bizi bekleyeceğinden falan değil; en azından kanaatkâr ol. Birkaç projem var bir erkek çocuğu da içermekte olan. Onlarla ilgili yardımına da ihtiyacım olacak.
Bu mektubu sana verdiğimde ilk olarak 'bu devirde mektup mu kaldı ayol' de. Kesinlikle bunu de ama. 'Ayol' yerine 'amk' dersen ağzına vururum söyleyeyim de. Küfür etme gözünü seveyim ben zaten yeterince ağzı bozuk bir insanım. Sonra içerisinde kendini aramaya çalışma. Sen geldiğin zaman olduğun gibi gelecek ve öyle sevileceksin. Bunu sana gösterdiğime pişman etme beni.
Gelince kaybol benimle, ki beni yeniden bulalım bu sonsuz boşluğumda.
İyi ki şimdiden hayatımdasın.
Bu albüm hala kapağı açılmamış bir şekilde duruyor çekmecemde. Oturup beraber dinleriz, sonra sana hediye ederim.
Elimde sana verebileceğim somut hiçbirşey yok ne yazık ki. Yıllardır yaşıyorum evet ama kenara hiçbirşey koymadan, günümü gün ederek, şarkılar söyleyip dans ederek hayatta kaldım sadece. Hiçbir birikimim yok, elle tutulur bir başarım yok, toplumda kendime bir yer edindiğimi söyleyemem. İnsanlarla aram da pek iyi sayılmaz. Hani iyi dostlar biriktirip bir aile falan kuramadım.
Ne düşünüyorsun bilmiyorum. İçinden hangi şarkıyı söylüyorsun acaba. Mesela ben bir zamanlar hep 'ben nasıl büyük adam olucam' diyordum. Albümünün adı bile çok hoş bilmem fark ettin mi? ''Zaman beklemez'' demiş pinhani. Sonra demiş ki; bilmezdim adımı bilmezdim, aradım her şehirde aradım; koştum dere tepe aştım dolaştım, kimin uğruna; ne uğruna...
Evet bebeğim herkes köşesini kapmış ama ben nasıl büyük adam olacaktım? Küçüklükten beri hep hayaller biriktirdim içimde. Peşinden spor olsun diye koştum; onlar da sağ olsunlar uyumama yardımcı oldular her yatağa yattığımda.
Müzik zevkini merak ediyorum mesela. Ben coldplay dinlerken gözlerimi kapatıp bazı melodilerin gerçekten de cennetten düştüğünü düşünüyorum. İnsana huzur verebilen 5 duyudan sadece birisi bu ama. Bazen bebeklere dokunuyorum. Elini tuttuğumda sıcacık bir canlının beni hissetmesi, benim onu hissetmem.. O da bir canlı ve beni hissedebiliyor. Varlığı ile insanları mutlu ediyor. Ne kadar sorun çıkarırsa çıkarsın sevilebiliyor.
Evlilik denen şeyin karşılıklı tahammül, saygı ve dayanışmaya dayalı olduğunu öğrendim bunca sene. Bilmiyorum; bir insanı tüm hayatın boyunca taşıyabilecek miyim acaba tüm iyiliği, kötülüğü, mutluluğu ve üzüntüleri ile. Ama tek birşeyi biliyorum. Ben mutlu etmek istediğim insanları mutlu ederek mutlu olan birisiyim. Bunca sene karşıma çıkan her kıza en özelmiş gibi davrandım, hiç tatmadığı mutlulukları tattırdım. Hepsi memnun bir şekilde elimden tuttular. Eh, sonunda bitmesi gereken hikayeler de her zaman olduğu gibi bitti. Pişmanlıklar, üzüntüler, hayal kırıklıkları hayatın devam ettiği gerçeğini değiştirmiyor neyse ki.
Geçmişini merak etmiyorum biliyor musun. Neden diye sorarsan; kendiminki ile bile ilgilenmiyorum, seninkini neden kafaya takıp gelecekteki seninle olacak olan beraberlik hayallerimizi kurmayı bırakayım?
İnsanlar umursamaz, insanlar bencil ve nankörler. Herkesin kendi kafalarının içerisinde kurduğu ufacık dünyaları ve dertleri var. Başka bir insanı önemsemek, gerçekten birileri için üzülmek artık pek de görülebilen şeyler değil zamanımızda.
Dünyanın neresindeyim, kimin için neyim, ne durumdayım, kim beni önemsiyor.. Hiçbirisinden haberdar değilim. Çünkü pek ilgilendiğim söylenemez. İlgi alanlarım hep oldukça az insan barındırdı. Mesela müzik yapmaya başladım; hep tek başıma oturup gitar çaldım yıldızların ve ayın aydınlattığı balkonumun taşlarının üzerinde. Sigaramın dumanının kıvrılışını izlerken her seferinde aklıma 'gençlik ruhu' kokan o kız nasıldı acaba sorusu takıldı. Kurt gerçekten de yolda gezerken beğendiği kızın parfümü için mi o şarkıya öyle bir isim koymuştu ki? Ya da sevdiği birisi ile ilgili miydi?
Bazı geceler sabahladıktan sonra hava aydınlanmaya yakın uyku yerine dışarı çıkıp dolaşmayı tercih ediyordum. Karabük sokakları çok sessizdir. Kedi bile olmuyor işte, öyle düşün. Kulaklığımda Pearl Jam 'Alive' derken ben sadece neden yaşadığımı düşünürdüm.
Bir gün gelip birisi elimden tutacaktı ve tüm hastalıklarımı, mutluluğumu, üzüntümü, sevincimi paylaşacaktı. Kendisinden de birşeyler koyacaktı ortaya. Ve güven duygusu aşılayıp özveri ve yaşanılanların tecrübesi ile ben de başımı onun göğsüne koyup sadece hayal kuracaktım. Buna inandım o uykusuz gecelerin yalnız sabahlarında. Uykusuzluk sarhoşluktur aslında. Kendimi defalarca üzerinden geçtiğim o köprüden atmamam için hiçbir sebebim yoktu. Üstelik sarhoştum, yaşama umudum yoktu, elimde hiçbirşey yoktu. Ama ben sadece bu küçücük inanca tutunarak hayatta kalmayı başardım. Geride bırakacağım sadece annemin ve babamın üzüntüsünden ibaret olmamalıydı. Yalnızdım, sinirli ve asosyaldim. Sadece kendimi düşünüyordum. Yaşama dair hiçbir kaygım olmadı. Bu yüzden cesurdum her seferinde.
Sana yalan söyleyemem; çok fazla kadın tanıdım. Cesurdum çünkü. Gençtim, deli dolu ve hiç bitmeyen bir enerjiye sahiptim. Birkaçı haricinde hiç üzerinde durmadım hayatıma giren kadınların ne yaptıklarının. Aldattılar, terk ettiler, salakmışım gibi davrandılar, çaresizliğimi yüzüme vurduktan sonra hiçbirşeymişim gibi hayatlarına devam ettiler. Bende pek üzerinde durmadım. Ne leyla için çöllere düştüm, ne de şirin için abazalıktan dağı deldim. Ben sadece bana iyi davranan insanları üzmek istemedim. Önüme gelen her kızla çıkmadım elbette ama o zamanki genç ve zinde halim kadın ruhunun inceliklerini merak ediyordu. En derinlerine kadar indim, bir bok bulamadım. Bazen dengesizliğim tuttu hiçbirşey söylemeden öylesine çekip gittim, bazense deliler gibi saplantı haline getirdim. Ama hep o yastığa başımı koyduğumda sadece kendimi düşündüm.
Birisi ile tanıştığımda o gece o kişi hakkında uzman olabiliyorum mesela. Dört dörtlüğüne rastlamadım, mükemmeli de aramadım. Her seferinde bir arızası olan geldi bana çattı. Erkeklere karşı önyargılılar, inancını yitirenler, aşka inanmayan, hiçkimseye güvenmeyenler hep geldi beni buldu. Yapmam gereken çok basitti aslında. Önce ruhuna, sonra tenine dokunmak. Ben hep ten kısmına geldiğimde kendime olan saygımdan ödün vermemek uğruna o raddede kaybettim. Kimseye zorla birşey yaptırmadım. Sevdiğini yatakta bacaklarını omuzuma atarak gösterecek olanlardan hep uzaklaştım.
Elimi tuttuğunda gözlerinin içi gülen bir varlığa tüm benliğimle sarılabilirim aslında. Her ne kadar kendini beğenmiş birisi olsam da, dünya benim etrafımda dönüyor gibi hissetsem de ben de birisinin etrafında dönebilirim diye düşündüm hep.
Zaman hızlı geçip gidiyor bebeğim. Sana bir an önce 'herşeyim' diyebilmeyi çok isterim. Sen de kabul ediyorsan eğer, ellerini her tuttuğumda kalbimin nasıl çarptığını hissetmek istiyorsan, sen de korkuyorsan eğer yalnızlıktan..
Ömrümün sonuna kadar uyandığımda ilk gördüğüm gözler seninkiler olsun..
Nasıl anlatsam, nerden başlasam bilmem.. Aslında başlık üzerinden yola çıkabiliriz.
Gidici olan benim değerli okuyucu. İçimdeki yaratığın son çığlıklarını duyuyorum her gece. Beklemediğim bir anda gerçekleşebilecek ve bana 'bu evrenin soyunma şeklidir' diyebilecek bir arzum bile yok artık. İçi boşaltılmış bir ördek gibi hissediyorum kendimi. Hani sadece 'ben buradayım, yaşıyorum' diyebilirim fakat dışarıdan göründüğü gibi bir iç huzur taşıyamıyorum hiçbir zaman. Sadece nefes alıp verdiğimi biliyorum, şükrediyorum ve yoluma devam edebilecek kadar enerjim olduğu için seviniyorum.
Etrafımda kalan birkaç iyi insan var sadece. Onlarla vakit geçiriyor, onlarla eğlenebiliyorum. Bazen kendimi kaybedene kadar içiyorum. Çünkü içince hallolmadığını, hallolmayınca içildiğini öğrendim.
Son birkaç yıldır, özellikle liseden mezun olduğumdan beri hiç kendimi tam bir şekilde mükemmel ve mutlu hissedemedim. En büyük kahkahamın içerisinde bile hep bir 'sonraları da böyle olabilecek miyim' kuruntusu geçti. İnsanların arasında kendimi yalnızken olduğum kadar rahat hissedemedim. Birkaç tane çok güzel kızla takıldım. İçlerindeki yaşama arzusunu gördükçe kendimi de mutlu hisseder gibi oldum. Aslında hep ben mutlu etmeye çalıştım. Öğrendiğim en dandik şeydi bu diyebilirim. İnsanları mutlu edince ben de mutlu olacakmışım. Bir süre sonra gülmenin bulaşıcı olduğunu öğrendim. Karşındaki gülünce sende gülüyorsun haliyle.
İnsanlar yeni tarzımı gördükçe mükemmel olmuşsun diyorlar. Saçlarımı daha önce olmadığı kadar uzattım. Sakallarımı da haliyle. Tamamen kendi haline bıraktım anlayacağınız. Arada sırada şekil veriyorum falan. İnsanlar bunun bir tarz olduğunu düşünüyorlar. Ben berbere gitmeye üşendim aylarca ve bu duruma geldim. Anlamıyorlar ve güzel olduğunu düşünüyorlar. Bilmedikleri birşey var; aslında saçlarım benim boşvermişliğim.
Bu yazı şarkısız olacak gibi. Tamamen sessizliğe verdim kendimi. Bıktım artık tüm gece oturup sabahlara kadar göt kadar odada takılmaktan. Arada sırada çıkıp kendime bir iş bakayım diyorum, öğrenci olduğum için herkesin geçici birisini aramadığını söylemesi sonucu hayal kırıklığı ile dönüyorum.