Sayfalar

Mektupları Şişedeyken; Bir De Bakmış Deniz Yokmuş

Bu şarkının da hikayesi şuydu
Önce şarkı

Göl kenarında oturuyorduk
Daha önce hiç sigara içmemişti
Biliyordum, anlatmıştı da
Denememişti bile
17 yaşındaydı
Hani Teo'nun dediği gibi
Çok beyazdı; kir tutardı
Ama erken baslamıs üniversiteye
Sınıfın da en kücüğü
Yanımda oturuyordu
Göl okulun yanındaydı
Karsımızda okul, ışıklandırması
Panayır misali
Ama biz uzağız o canlılığa
İçimizde sadece kırık hayaller taşıyoruz
Boşveriyorduk beni
Mühim değildim
Ama bir terslik vardı
Trafikte akmayan şerit
Hep benim olmuştu
Ben hala boşveriyordum beni
Çünkü filmin sonuna doğru
Yaşlı adam ölür
Küçük kız kurtulurdu
Bir banktaydık
Sokak lambası uzakta
Ama ay ışığı parlatıyor yüzlerimizi
Şarkı dinliyoruz
Kıro misali telefondan aça aça
Kulaklıkların romantizmi
Soğuk gelmiştir hep zaten bana
Önce fahişe çaldı
Kısa bir hikaye anlattı bana
Kalbinden dökülen kırıkların sesi
Taa benim kalbimde yankılandı
Sonra ben konuştum
Dinledi de dinledi
Kırıklar azalıyordu
Döküldükçe boşalıyordu
Doldurmaya mecalim yoktu o an
Gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı
O boşlukları gözyaşı ile doldurdu
Ben konustuğum zaman hep ağlardı
Onun için sevmezdim
Aşktan ayrılıktan acıdan bahsetmeyi
Yarası vardı
Yanımda mutlu olsun isterdim
Benim onun yanında olduğum gibi
Geçmişi silemeyecekti ama
Gelecek için güzel bir geçmiş bırakabilmek
Bugünlerin göreviydi
Bugün de benim görevim
Siktir et hepsini dedim yak bir sigara
Daha önce hiç içmediğini biliyordum
İçmek de istemezdi ya
Neden verdim bilemem
Karşı gelmedi
Yaşlı gözleriyle aldı
Silmeye mecalim yok gözlerini
Silemem de zaten kıyamıyorum ya dokunmaya
Gözleri sadece gözlerime dokunsun diye
Parmaklarımı götürmedim hiç
2 damla birden düştü sigaranın üstüne
Aldı, yaktım
İlk nefesini çekti
Öksüreceğini biliyordum
Öksürdü
Kesildi öksürükleri üçüncü nefeste
Sadece yanan tütünün çıtırtıları
İyi bilirdim o sesi
Yalnızlığımın belgesi
Hayat zordur be meleğim dedim
Kısa bir hikaye de ben anlattım
Moral düzeltecek, kafa dağıtacak cinsten
Gülmeye başladı bu sefer
Gözündeki yaşlara rağmen
Gülebilen kadınlar her zaman
Dünyanın en çekici, en tatlı yaratıklarıdır.
Sonra bu geldi listeden
Tam da yeri; nereden çıktıysa

Beraber söylemeye başladık
''Kısacık kestirip saçlarını içtin ilk sigaranı''
Dedik
Benimle sen kal dedi
Işıklar kapanınca
Sustum
Onunla kalacaktım
Ama ondan çok uzakta
Işıklar her kapandığında
Söylemedim
Sadece şu anda eylem gerekliydi
Çevrede kimse yok
Kasım ayının ortası
Ayağa kalkıp o soğukta
Sessizce, sadece
Gözlerimizin içine bakarak
Sokak lambasının ışığında
Dans ettik
Sonra
Sonrası yok
Yaşlı adam ölmedi ama
Sanırım küçük kız kurtuldu.

Günlükten Kopan Sayfalar - lll

 5 dakikalık bir şarkının 3 dakikası boyunca ''özledim de özledim'' demekten ya da ''ayy ayy'' diye ağlamaktan başka bir halt yapmayan adamlara sanatçı diyorlar yurdumda.

 Sonbaharı seviyorum. En bohem olduğum mevsim. Tam bir buhran; tam bir iç karmaşa. Ve ben bazen bazı insanlara hüznümden tattırabiliyorum bu zamanlarda. Kabuğumdan çıkmayı beceremediğim, daha da fazla saklandığım, arkasına saklandığım duvarları her sene daha da sağlamlaştırdığım mevsim.

 Bende sıkıldım yalanlardan; kalabalıkta sesimizi duyurmaya çalışmalarımızdan; kendimizi olmadığımız birileri gibi anlatmamızdan; önyargılarımızdan; iskambil fallarından; rüzgar güllerinden, mavi kuşlardan.

 Ve sen.. Müzik dinlerken hani bazen sözleri ya da melodisi dokunup acıtmaya başlayınca gözlerim dolmasın diye yukarı bakmaya çalıştığım her anda gölgesi tavanda dans eden melek... Yalnızlığımın kahramanı, hayali sırdaşım. Günlüğümün fikir ortağı, dert küpü, teması. Şarkılarımın sahibi, göz yaşlarımın tek sığınağı..

 Arka bahçemizde bir ağaç var. Ne ağacı olduğunu bilmiyorum tam olarak. Dikildiği zamanlar çok küçüktüm. şimdi bizim balkona giriyor işte dalları. Sigaralarımı içerisine doğru fırlatıyorum etraftakiler göremeden. Çok yakınız. Bayağı. Rüzgar estiğinde eğilip yüzümü okşadığı bile oluyor.

 Benim nefes almayan birşeyi bile sevmeye iznim yok. Fazla görüyorlar insanlar bana mutlu olmayı, üzmek için kol geziyorlar bedenleri bedenimin; egolarıysa ruhumun etrafında; sinirimi hoplatıyorlar.

 Çamlıkta kimin kiminle seviştiğini merak etmiyorum artık. Benim için önemli olan benim kiminle sevişemediğim. Yanımda kimin olmadığı, olmasını istediğim fakat başaramadıklarım.

 En sevdiğim şarkının 29 saniyelik solo kısmından iğreniyorum. Geri kalanıysa hala ruhumu dinlendiriyor, alıp götürüyor.

 Eski sevgililerimden birine 'orospu' dediğimde beni yanlış anlamıştı. Hala üzülürüm kendimi ifade edemediğime. Açıklamanın lüzumu yok; yanlış anlamaya devam etsin çünkü sanırım hala orospu.

 Dünyadan vazgeçmeyi düşünmedim hiç. İntiharı her düşündüğümde ''Günah olmasa kesin öldürürdüm kendimi'' demedim asla. Hep hayata daha da bir bağlandım, aldığım nefesin farkına vardım, kendime geldim. İntiharı düşündükçe insanların ne kadar anlamsız ve bu dünyanın sensizken ne kadar değersiz olduğunu fark ediyorsun. Bu dünya üzerinde sen var olduğun için değerli zaten. Hani üzerinde 7 milyar insan taşıdığı için değil çünkü hiçbir insanın sen öldükten sonra değeri kalmayacak.

 Beni hayata bağlayan neydi bilmiyorum. Aşk değil, sevgi falan da değil. İyi şeyler değil kesinlikle. Belki umut. Bir gün yeniden mutlu olacağıma dair olanlardan. Belki de kin. Bir gün hatalarından arınmaları için karşıma çıkacak olanlardan. Bilmiyorum ama birşey beni kesinlikle hayata bağlıyor. Ve bu şey asla ve asla hiçbir kadınla ilgili olmadı bu zamana kadar.

 Göz çukurlarım ağrıyor bazen. Çenem, şakaklarım. Yüzüstü yatıp kendimi sıkmaktan. Sinirlerime hakim olmayı öğreneli seneler oldu. Pardon; sinirlerimi içime atmayı demeliydim. Kontrol asla sizin sonradan öğrenebileceğiniz birşey olmayacak.

 Bukowski'nin içki yavşaklığından hoşlanmıyorum. Ergen kız tavlamaya çalışan, facebook'a twitter'a içtiklerinin şişelerinin fotoğraflarını yükleyenlerden farkı yok. Bu kadar fazla bağrılmaz ki ayyaşım diye. Biz de içiyoruz ama ağzımızla içiyoruz arkadaşım. Bir de kendini yararsız hissetmek istiyorsan içki içme; sigortalı bir işe gir Türkiye'de bakalım ne oluyor diyorum sayın Henry Chinaski'ye.

 Hayatın sadece sigara, kahve ve müzik üçlüsünden ibaret olmadığını söylesin biri tumblr ergenlerine lütfen. İkna ederseniz bana da uğrayın çünkü bende inanıyorum.

 Bütün dünyadan bana düşen şu göt kadar oda ve ben ona bile hükmedemiyorum. Çingene eşeğini bağlamaz o derece dağınık yani.

 Saçlarımı rüzgarın karıştıracağı, savuracağı, elimden tutan olmadığı için deri ceketimin cebine sokup hızlı hızlı sokaklarda yürüyeceğim bir mevsimi özledim. Şemsiye kullanmaktan nefret ettiğim için her gününde ıslanacağım bir mevsimde aşık olmak istiyorum.

 Birileriyle beraber ıslanmak istiyorum artık. Tek başıma yeter bu kadar sevgi, umut ve hayal. Paylaşmak istiyorum artık başkasıyla. Tanımadıklarımla, ama samimiyetine inandıklarımla.

 Bir parça yeter mi koparıp versem yüreğimden? Senden önce zaten fazlasıyla parçaladılar da...

 Ve siktirip gitmek istiyorum artık önyargılarınızdan uzağa. Bir parça gülümsemeye bile maddi değer biçilen yerlerden uzaklaşmak istiyorum. Özgürlükten değil; mutluluktan bahsediyorum ben burada.

 Rüzgarın akışına kapılmak değil mesele. Gideceğin yere kadar akışına bırakmak. Kapılırsan sürüklenirsin. Gideceğin yere kadar kendini rüzgara bırak; gidince tamamlarsın yolculuğunu sadece bir teşekkür ile.

 Saçmalıklarıma katlanabilecek insanı bulduğumda nikahıma alabilirim. Belki çocuk bile yaparız. Ondan ve benden oluşan bir canlı. İlginç oluyorlar. Ufacık falan. Altına işiyor, oyun istiyor, gece uyumuyor. Ama seviliyor. Gerçekten ilginç.

 Sevişmek denen olayın çırılçıplakken bile bazen gözlere bakmaktan ve öylece gözgöze durmaktan öte gitmemek olduğunu öğrendim. Mühim olan ruhunu doyurmaktı, yoksa bedenini ekstra bi 100 dolar bahşişe doyurabilecek hatunlar var piyasada.

 Hani ''Bazı şeyler vardır; mezara kadar saklanır.'' lafına kızardım da mezara mı götüreceksiniz derdim ya.. Haklıymışsınız. Hiçbir insan hiçbirşeyi anlatmaya değmez aslında. Çünkü başka birisini umursamak büyük bir yük ve günümüzde insanların bunu kaldırabileceklerini düşünmüyorum. Saklayın ne varsa; mezarda artık taşa toprağa anlatırsınız ne diyeyim.

 Kırılıyorum her seferinde. Umursamamak, piç adam olmak, kendimi ortamlara atmak gibi düşünceler aklımın ucundan bile geçmiyor. Bir cinsin yaptığını tüm hemcinslerine addetmek bence yanlış. Ama bazıları özel oluyor ya hani; kızdıklarında sıcaklıkları daha çok yakıyor; tanımadan önce umursamadığımız için çuvaldızları küçük gelip sonradan umursamaya başladığımızda iğneleri daha da bir batıyor.

 Ve son söz sana su perisi; baştan itibaren yanlış anlayabileceğim şeyleri sakın bana kendince doğru şekilde açıklamaya çalışma. Bırak, unut, kapat konuyu gitsin. Daha konuşacak çok konu, sarılacak çok meselemiz var.

 Kadınların babalarına ihtiyaçları var. Sadece babalarına. Onlar için baba=güven demek. Benim görevim; kendimi can yeleği gibi hissettirmek oldu sadece. Denize düştüklerinde ilk imdat çağrılarına ben gidecektim fakat denize düşenlerin yaptığı gibi malesef hepsi yılana sarılacaktı.




Şarkılarla aram iyi değil bu aralar. Sadece bunu dinliyorum geceleri. Yetiyor.
 



 Neşemi çalmışlar, ihtiyacı olan birisine gitse bari, yolunu bulsa, mutlu yaşasa.. 

Buhran

 Ne yazıktır ki hayal edipte yapamadığımız şeyler, olamadığımız kişiler, gidemediğimiz yerlerle dolu anılarımız. O kadar kişiselleşmiş ki sevgilerimiz; aynalar olmadan kendimizi birer hiç yerine koyabiliyoruz. Ve aşk denen her bünyede benzer reaksiyonlar gösteren ve bünyeye göre hastalıklaşan birşey hayatın odağı oldu. Sevginin daha önce gelmesi gerektiğini hiç göremedik; aşk hep daha cesur oldu. Dışarıdan oldukça gülünç gelebilen şeyleri aşkın arkasına saklanarak yapmak gayet makul gelebildi.

 Bir insanın fotoğrafına bakıp ona saatlerce şarkılar söylemek, ekrandan birisinin yüzüne bakıp okşamak, mesajla gönderdiği öpücüğe dakikalarca bakmak, saçmalamak, kendinden uzaklaşmak, kendini tanıyamamak, her gece birinin hayali ile uyuyup onun hayali ile uyanmak gibi şeyler normalmiş gibi karşılanmaya başladı. Bir mitomana yıllarını verip sonra da 'yaşanmışlığımız var hiç pişman değilim' diyen insanlara normal gözüyle bakmaya bile başladık. Eş zamanlı binlerce bilgiyi işleyebilen bir makineye sahip olduğumuz halde hala duygularımıza söz geçirememizin mutluluğa işaret olduğuna kendimizi inandırır olduk.

 Bir insanın gelip bokun içine battığınız bir anda sizi çıkarıp temizleyeceğini umdunuz. O bokun içinde yüzen başka birisiyle elele tutuşup sadece çevreden habersizleştiğinizin farkına hiç varamadınız. Sorumlulukların arttığını, insanların gözünüzde değersizleştiğini kavrayamadınız.

 Ve gün geldi duyarsızlaştık. Tek derdimiz kıçımızdaki kot pantolon, cebimizdeki telefon, karşı sınıftaki selinsu'nun saç modeli ya da kantinde rastladığın berkecan'ın arabası oldu. Sahip olduklarımızın aslında bize bile ait olmadığının farkına varamadan insanları küçük görmeye başlar olduk. Babasının parasıyla yaşayan insanlara özenip daha fazlasını ister, sorgular hale geldik. Ve daha kendi gelirimizi elde etmeden bir şeyler yapabilmişiz, elde edebilmişiz gibi davranmaya başladık.

 Hayal kurmayı bıraktık. Biraz daha büyüdük, realist oluyorum ben havasına girip acı çekmeyi meşrulaştırmaya, duygu masturbasyonu yapmaya başladık. Karşımızdaki insanı kalıplara sokar hale gelip kendimizi kalıplara sığdıramadık. Muhtaç olduklarımızın himayesinden kurtulamadan özgür ruhlu genç taklidi yaptık, yorulduğumuzda isyan ettiğimizi sanıp kendimizi tatmin ettik. Kimsenin umurunda olmayan triplere girip mutlu olduğumuza kendimizi inandırdık.

 Bizler büyük sıkıntılar çekmedik. Açlığın, sefaletin ve yoksulluğun ne olduğunu görmedik. Sokakta bir düşkün gördüğümüzde ona yardım etmektense kafamızı çevirmeyi tercih ettik. Bu o kadar normal hale geldi ki artık yardım edenlere bile farklı gözle bakar olduk. Öylesine çürümüş ve kokuşmuş bir sistemin parçası haline geldik ki artık kafasını çıkaranları da aşağı çekmeye başladık. En ufak gerginlik yaratan, düzene baş kaldırmak isteyeni uçurumdan aşağı attık, mağaralara kapattık. Günümüzün uyuşturucusu haline gelmiş olan seks, müzik ve paraya tapar olduk.

 Aşk güzel fakat saf ve temiz olduğu sürece. İçinde sevgi barındırdığı sürece. Tarih boyunca süregelmiş aşk hikayeleri dinledim. Hiçbirisinde karşılık bekleyen, içinde ego barındıran bir birey yoktu. Günümüz ''aşkları'' ise tamamen karşılık bekler bir duruma gelmiş. Öncelikle güven arar olmuşuz fakat yalan üzerine yalan söylemekten asla çekinmemişiz. Karşımızdaki insanı kaybetme korkumuz o insana değer verdiğimiz ya da sevdiğimizden değil; yalnız kalmaktan çekinmemizden dolayı olmuş. Ve her seferinde gözlerinin içine bakıp seni çok sevdiğini söyleyen birisinin başka birisini bulduğunda çekip gitmesine göz yumar olmuşuz. Aşk dediğin birisini tanrı yerine koyup zihninde onu yüceltmek gibi algılansa da aslında sadece üç şeyden oluşan basit bir duygu masturbasyonudur. Sevgi, güven ve sadakat. İçine saygı da girdiği zaman evlilik için mükemmel bir ilişkiye çevrilmiş olacaktır. Şunu sakın unutmayın; kendisine saygısı olmayan bir insan asla karşısındaki insana saygı gösteremez, sevemez ve güven veremez. Çünkü kendisine güveni yoktur.

 Sadece kadın-erkek ilişkileri değil tabiki dostluklar da alış-veriş ve birbirlerini satma üzerine kurulur olmuş. 'Kardeşim' lafı aslında çok kutsal bir değere işaret ederken daha yeni tanıştığın bir adamın sana ihtiyacı olması ile çok basit bir şeymiş gibi gevelenir hale gelmiş.


 Ve daha birçok şey.. İnsanları düzeltemeyiz dostum. Sadece biraz daha 'boş verebilme' güdüsüne ya da yeteneğine sahip olursan mutlu olursun bu hayatta.



Hoşçakalın.

Saçmalamaca vol bilmemkaç.


 Baştan uyarıyorum. Eğer beni okumayı düşünüyorsan şunları da göz önünde bulundurmalısın.
Dışarıda bir hayat var. Televizyonda vaktini harcayabileceğin yüzlerce kanal var. Okuyabileceğin milyonlarca kitap, dergi, gazete vs var. Gidip laklak edebileceğin yüzlerce insan var. Eğer tanışmıyorsak bunları göz önünde bulundurmalısın.

 Ama eğer tanışıyorsak; ya bu blogun sıkı bir takipçisisindir ya da eskilerden birisindir. Tarzımı vs. bildiğin için sana hiçbir tavsiyem yok. Beni tanıdığın için de dünyanın en şanslı insanı sayabilirsin kendini.
Bu sefer farklı birşey yaptım. Günlüğüme haftalar önce yazdığım bir yazıdan alıntılar yaparak ilerleyeceğim. Bakalım sonunda acaba ne olacak?

....

Sinnerman

Nina Simone'in o müthiş şarkısını başlık olarak atmayı uygun gördüm. Şarkı eşliğinde okumak isteyenler için;




''Günahkar; nereye koşarsın?
Nereye gitmek istersin?
Sen tüm gün?
..
.
.
Koskoca tanrı dedi ki; koş şeytana;
Dedi ki; tüm gün git şeytana...''
....



İrademden bağımsız nefsimin çizdiği rotadan hedefine doğru koşarken dışarıdan alamadığım uyarılar sonucu bilmeden günaha koşmuşum. Ve tanrı beni boş zamanlarımda yakaladı. Yeterince derdimin olmadığını düşünmüş olmalı ki bana bir de yalnızlığı bahşetti. İşsizliğime yakınmama cevaben 'Al sen bunla oyalan' demiş olmalı. Ve ben dönemsel dengesizliklerim sonucu dışarıdan denge özürlü bir birey olarak algılanıyorum.

Heh zaten bu zamana kadar sıkılan siktirip gitmiştir çoktan. Gel biraz samimiyete dökelim yazıyı.

 Pucca denen bir şahıs var. Gerçi bu blog'dan da yeni nesil yazarlara çok sallar oldum ama bunu da yapmadan geçemeyeceğim. Kezbanın teki. Hatta kezbanın bayrak sallayanı da diyebiliriz. Kanıtlarla mı konuşmak gerekiyor illa? Buradan görebilirsiniz. Açıklama yapma gereği duymuyorum. Kızların da mastürbasyon yaparken fantezi kurduğunu biliyoruz.

(dur burada filmi bi keselim. sen kimsin ki pucca'mızı eleştiriyosun yeaa diyecek tumbılır kızları çıkacaktır elbet. ya da bizzat pucca beni dava edebilir ki eğer dava etmeden önce haber verirse de sevinirim. gerçi twitter'da benden 300bin daha fazla takipçiye sahip birisi böyle şeylerle uğraşmaz değilmi canım? sen git bizim Türk kızlarına sevişmenin bir hak olduğunu, özgür birşeyler olduğunu falan öğret. doğru yoldasın bak ona laf etmem. sizin gibileri bunlara yol gösterdikçe daha pişman, daha istekli ve daha hareketli bireyler oluyor kızlarımız. çünkü her aşk bir öncekinin intikamıdır gözüyle baktığınız ilişkileri öylece empoze ediyorsunuz ki genç dimağlara (dimağ; anlamını tam bilmediğim fakat kullanmaya can attığım bir kelimeydi. küfürse hakaret davasına eklersin.) 14 yaşında facebook duvarlarından 'erkeklere güven olmuyor yeaa' dedirtiyorsunuz. bayram şekerlerini çaldık sanki ak. 14 yaşında bunu yazan kız üniversiteye geçince de ortalığın amına koyuyor haliyle. hele iş hayatına atılıp da cebi 5 kuruş para görünce özgür kızlar kesiliyorlar başımıza. yolunun doğruluğu ya da yanlışlığını eleştirmek bana düşmez. herkes bildiği işi yapsın. kitap yaz, ergenlerin beğenisini kazan.)

Pucca ilginç bir kız harbiden. Twitter'da takip ediyorum; kitabını okudum, ekşi'deki yorumlarını gözden geçirdim. Onun gibi olmak isteyen kızlarımıza tavsiyeler de verebilirim aslında. İlk tavsiyem; blog açıp nasıl yiyiştiğinizi anlatın. İkinci tavsiyem; kitap yazıp nasıl yiyiştiğinizi anlatın. Beyaz bir köpek edinin her çaresiz müzmin bekar gibi. Gidin ondan sonra abazalığınızı diğer kezbanlarla twitterda falan paylaşın işte.

Aslına bakarsanız reverse engineer'in dediği gibi  Nihat Doğan'ın sanatçı, Rasim Ozan Kütahyalı'nın gazeteci, Recep Akdağ'ın bakan, Sabri Sarıoğlu'nun lisanslı profesyonel futbolcu olduğu ülkede Pucca yazar olmuş; hiç yadırgamam.

 Sonuna kadar saçmalık, orta okul edebiyatı. Yaşanmışlıkların sınırlarında volta atan bir hayal gücü. Kısacası; acınası. Kadınlar edebiyat yapamıyor harbidende. Oysa öylesine dolular ki; bazılarının canına öyle okunmuş, nasıl dertlerle dolular. Ve hala dimdik yürüyebiliyorlar kalabalıkta.

 Her neyse madem yazıda Pucca'ya sardık öyle bitirelim. En son Pucca'ya atılan resimlere bakmıştım. Şimdi yeni modadır zaten okurlar eserlerle deniz kenarında, oje renkleri ve bacakları belli olacak şekilde çekilen resimlerini eser sahiplerini etiketler vs birşeyler yapar, eser sahipleri rt ya da albüm sureti ile bunları paylaşır. İşte Pucca'ya yollanan fotoğraflara baktım da babasının parasıyla tatile gitmiş am beyinli kızlarımızla sik kafalı oğlanlarımız Bodrum, Marmaris, Antalya gibi yerlerde ellerinde kokteyl kadehleri ile bütün gün yarrak yemiş fok balığı gibi birşeyler okuyormuş meğerse. E bu rusları kim sikiyor oğlum? Tabi ki de angutyus reyizin de dediği gibi; 

kasma annem, kasma. bilgi, birikim, ağdalı laflar, şiirler ile mala vurulsaydı, tarihde ki, tüm filozoflar, sabah akşam am yalardı. alayı abazan gitmiş. kafa sikme. kafasını sikme kardesim, hatun kişinin. kalın kitaplardan topladığın, üç beş kelime ile kendi doğrularını dayatmak için kasma. relax ol, esnek ol, taşşağa vur. ben farklıyım yeee... diye dolanma ibiş gibi. bak etrafına, senin gibi bir sürü kültür mantarı dolaşıyor.



Kapatırken;






Bak sana aşkı tanımlayayım

 Önünde 3-4 tane şeftali var. Gözüne en güzel geleni eline alıp bir parça kesersin. Kestiğin ilk parça şeftalinin en güzel tarafıdır. Tadını mükemmel bir şekilde alırsın. O parça bitince başka bir tarafını çevirirsin ve bir parça daha kesersin. Onu da büyük bir hazla yersin. Fakat sona doğru yaklaştıkça şeftalinin güneş almamış, sert ve tatsız tarafı kalır. Önünde hala başka şeftaliler olmasına rağmen o kestiğin şeftaliyi yemek zorundasındır. Tatsız ve sert tarafını da yedikten sonra şeftali biter. O ilk görüşte gözüne oldukça güzel, tatlı ve sulu gelen şeftali bitmiştir fakat ağzında sert ve tatsız tarafın etkisi kalır. Sıra diğer şeftalilere geldiğinde ise aklına hep o tatsız ve sert kısım gelecektir.